>İnceldiği Yerden / Aslı Biçen

>

Yine iyi bir kitap sonrası ortada kalmış durumdayım. Genellikle bir kitabı çok sevdiyse insan şöyle oluyor:

-sürekli onu okumak istiyor ama bir yandan da bitecek diye içi içini yiyor.
-bittikten sonra bi süre ne okuyacağını bilemiyor, hevesle başlanan kitapları bir önceki şahane kitabın tadı damağında kaldığından yarıda bırakıyor.

aslı biçen’in inceldiği yerden romanını okuduğumdan beri “post-iyi kitap travması” :) olarak tanımladığım durumdan muzdaribim. Çok sevdim kitabı. bitireli birkaç gün oldu ama hala kitaptaki karakterlerin, o şahane tabiat tasvirlerinin, hikâyenin etkisi altındayım. bir yandan bloga yazmak istiyorum ama vasat vasat “çok iyi kitap, mutlaka okuyun” demekten öteye gidememe riski var. neyse…

karaya incecik bir yolla baglı bir yarımada üzerindeki andalıç kasabasında geciyor roman. bakkal cemal, çocukluk aşkı saliha, jülide, kasabanın gazetesini çıkaran muzaffer, salih abi, jülide’nin ninesi, hakkı baba ve de kasabanın kendisi de bizzat bir karakter olarak yer alıyor kitapta. Yirmi yıldır şehir şehir dolaşıp kayıp babasını arayan cemal’i kasabaya yine eli boş döndüğü bir yolculuk sonrasında tuhaf bir sürpriz bekliyor. çocukluk aşkı saliha ile bir yandan düğün hazırlıkları yaparken bir yandan da saliha’nın zaman zaman ortaya çıkan uzaklığını, karanlık yanlarını yenmeye calısıyor. Hikayenin diger ana karakteri Jülide, ninesi tarafından büyütülmüş, algıları -zaman zaman eşyaya hükmedecek- kadar açık, sevgilisi erkan konusunda kafası karışık bir genç kız. kitap boyunca bu iki karakterin yanı sıra kasabanın da başına gelenleri merak ve endiseyle okuyorsunuz.

Kitabın arkasındaki tanıtım yazısında dendigi gibi: “Bu iki karakterin ortak yanları her türlü baskı karşısındaki zayıflıkları, güçsüzlükleri. Aşina olduğumuz ama burada bir biçimde “başını alıp giden” baskı ortamı, dünyaya-kapalılık ve özgürlüksüzlük atmosferi, işte bu iki karakter üzerinden anlatılıyor romanda. Yoğunluğu gittikçe artan bu atmosferde insan kalmak için neredeyse iradeleri hilafına mücadele etmek zorunda kalıyor her ikisi de: “Her şey güçten ibaretse, yenilgi kaçınılmaz. Zayıflığın da bir hükmü olmalı.”

aşağıda kitaptan aldigim uzunca iki bölüm var, tadımlığın ötesine geçti biraz ama olsun.

Saliha sadece tatillerde gelen ve zaman zaman sızlayan bir kahramanlık yarası gibi şefkatle üzerine titrenen eski bir arkadaştı. Ama günün birinde geldi ve dönmedi. Arkasından eşyaları geldi. İşi de pek iyiymiş, maaşı da pek yüksekmiş, elini sallasa ellisiymiş ama ne olmuşsa oralarda barınamamış, kalkıp gelmiş, kaçmış. Şımarıklıktan diyorlardı, rahat batmış. Çok okumaktan. Aylarca bir odada, kardeşi Saime’nin ona taşıdığı paket paket sigara dumanlarını tüllerden süze süze oturdu. Aylarca Cemal bazen üşengeçlikle pencereden dışarı uzanıp sigarasının külünü silkeleyen bembeyaz bir el hayaletinden başka bir şey görmedi. Herkes sadece sinirlerinden bahsediyordu. Deliliğin karanlık eşiğinden öte tarafa bir adım atmış, ayağının altında beliren boşluktan ürkmüş bekliyordu.

Cemal’in ona açılan bir gözleri vardı, bir de vitrini. Her şey üç aşağı beş yukarı babasının düzeniyle, darmadağın, toz içinde duruyordu vitrinde. Belki vitrin bile denemeyecek bu irice pencerenin içini önce tümüyle boşalttı. Süs diye konmuş içki şişelerini, 1980’lerden beri üretilmeyen bir cikletin rengi solmuş kutularını, eski bozuk saati, plastik arap bebeği, başka bir sürü ıvır zıvırı toplayıp attı. Camekanın çerçevesini ve yer yer paslanmış demir kapıyı kırmızı yağlı boyayla boyadı. Bütün bunlar bitince camı iyice parlatana kadar sildi sonra da ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı. Bir bakkal dükkanının vitrinine ne konurdu? Derdini anlatacak bir şey bulamadığından evden eski bir beyaz çarşaf getirip pencereye gerdi. İlk tepkiyi o gün aldı. Aralanan perdenin kenarında Saliha’nın sağ eli ve tek gözü. Bir soruydu bu. “Gidiyor musun?”

Akşamleyin ona cevap vermenin bir yolunu bulmak için halıyı arşınlarken ayağı saçaklara takıldı, tökezledi. Halının kalkan köşesinin altında bir posterin ucu görünüyordu. Seneler önce Ankara’dan aldığı, asacak yerlerin hiçbirini yakıştıramayıp halının altına koyduğu bir reprodüksiyon. Van Gogh’un apaydınlık gece resmi. Güneşler gibi yıldızlar, ay. Girdap girdap gökyüzü. Kapkaranlık bir selvinin arkasında geceye açılmış sarı nehri. Lacivert geceye. Şelale tepelerden aşağıdaki kasabaya akan serinlik.

Ertesi gün beyaz çarşafın önüne resmi astı. Saliha kendi deliliğinden, bir başka delinin zihnine, gecesinin bir söküğünden içeri sızan cılız ışığa bakmak için perdeyi açtı. Saçları uzun ve dağınıktı. Çok şişmanlamıştı. Gözleri sürekli kendi içine bakmaktan küçülmüş, kısılmıştı. Dudakları soluk, ağzının iki yanına inen çizgiler koyuydu. Cemal taburesini dükkanın önüne koyup afiyetle lolipopunu emmeye başladı. Dilinin kökünden kulaklarına, oradan başının arkasına şekerli bir umut yayılıyordu.

Akşam üzeri Saime sigara almaya geldiğinde kendi yediği lolipoptan bir tane de Saliha’ya gönderdi. Sabahleyin ekmek almaya gelen Saime’nin uzattığı paraya sarılmış lolipop çubuğuyla ödüllendirildi.

Kafasındaki boşluk dolmaya başlayınca beyaz çarşafı vitrinden kaldırdı. Resmi çıkarıp itinayla rulo yaptı ve yine Saime’yle, bir paket sigaranın yanında Saliha’ya yolladı. Çocukken misket oynadıkları günlerin anısını canlandırmak için rengarenk cam bilyelerle dolu koca bir kavanoz koydu vitrine. Şeffaf ve ışıklı. İçinde sarı, yeşil ve turuncu dalgalar olan büyük bir bilye seçti. Bir gün sabahtan akşama, ne zaman dükkanın önüne çıksa elinde o bilyeyi evirip çevirdi, atıp tuttu, oynadı durdu. Okuldan dönen Saime’nin cebinde buldu kendini sonra bilye, derken daima sigara dumanlarına sarılı pencerenin dışında beliren o el hortlağı, pervazın üzerinde bilyeyi bir aşağı bir yukarı yürütmeye başladı. Bilye, pertavsızında Cemal’in sevincini sonsuz büyüterek Saliha’nın avcunun kuytusunda içeri çekildi.

Derken tostoparlak bir akvaryum içindeki tül tül kanatlı kırmızı balıklarla, gün boyu oynandıktan sonra yine aynı işbirlikçiyle eve sokulan bir yoyoyla, lolipoplar, çikolatalar, rengarenk minik lastik toplar, tavşan balonlarla ve hasır tabure üzerinde hevesli, kırık bir bekleyişle Saliha’nın ruhunu evden dışarı çekmeyi başardı. Hatta bedenini de. Bir sabah uzun saçları, renksiz yüzü, ağır vücuduyla evden çıktı. Ama dosdoğru bakkala gelmek yerine yokuş aşağı denizin mavisine döndü. Bir kaç saat sonra kısacık saçları ve yüzünde güneşin tatlı pembesiyle dükkanın kapısından girdi. Bir paket sigara aldı. Çantasından çıkardığı eski, boyaları silinmiş topacı Cemal’e uzattı. İkinci sınıfta okurlarken Saliha’ya hediye ettiği kendi topacı, üzerinde isminin baş harfleri.

****

Poyraz yine ipten kazıktan kurtulmuş. Kıta ufağının harlı sıcağını Ege’nin sularına atmanın telaşıyla abanıyor. Adeta Andalıç’a ait poyraz. (…) Ağırbaşlı, istikrarlı, oynamaz, şaşırtmaz. Yazlık ya da kışlık giysilerini üzerine geçirip bodoslamadan dalar Andalıç’a. İşine giden memur gibi.

(…) Sert kuzey rüzgârlarının hışmından korunma için yarımadanın güneyine sokulmuş Andalıç’ta üç gün üç gecedir poyraz esiyor. Hiç kesilmeden, şaşırtmadan, bildik öfkesiyle. Bir an unutturmuyor kendini, dalgınlık veriyor, bezdiriyor, insana yalnızlığını bildirmiyor, bunalımlı bir hayali arkadaş gibi hep yanında.

Tek bir bulut olmayan keskin mavi gökyüzünde, pek de kızarıp bozarmadan, sapsarı, parlak, aceleyle batıyor güneş. Andalıç’ın çatılarına yandan vuran turuncu ışık, kilin ruhunu uyandırıp kiremitleri canlandırmış. Beyaz duvarlar pembemsi, maviler leylak rengi, sarılar ve kızıllar içlerinden gelen bir ateşle tutuşmuş gibi görünüyor. Kasabanın üzerinde ılık bir şerbet gezdirilmiş. Koyu gölge selinin bastığı sokakların üzerinde ışıklı çatılar yüzüyor.

***

İnceldiği Yerden / Aslı Biçen – Metis Kitap

Advertisements

5 thoughts on “>İnceldiği Yerden / Aslı Biçen

  1. >“post-iyi kitap travması” çok güzel bir teşhis,artık adı var o şaşkınlığın.ben de en son Uçurtma Avcısı’nı bitirdiğimde öyle bakındım durdum hangi kitap avutur beni diye:)Aslı Biçen’in kitabını da merak ediyordum,yazı için teşekkürler.Sevgiler…Serpil

  2. >sevgili neo,dün gece ben de elimde bu kitap, alıntı yapmak üzere bilgisayarın başına oturdum. okurken bazı yerleri gözüme kestirmiş ama okuma hızımı kesmesin diye işaretlememiştim. aman ne iyi yapmışım:) aldım nerdeyse baştan sona içim titreyerek, hatta bazı yerleri ilk kez görüyormuş gibi yeniden geçtim kitabın üzerinden. sonra ne mi oldu? o kadar zaman geçti ki, vazgeçtim şimdilik, ama sabah baktım ki sen yazmışsın, ne güzel :)) metis’teki linkini vermek iyi olur diyorum. burdan buyrun:http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=2035ayrıca yukarıdaki yorumu yazan serpil hanım, aynı yazarın “bin muhteşem güneş”i keşfetmenizi bekliyor.sevgiler.

  3. >serpil,uçurtma avcısını duyuyorum bir süredir, merak ettim. bu arada travmayı cormac mccarthy’nin “o güzel atlar” romanıyla atlatacağım sanırım :) daha başlarındayım ama iyi gidiyor. kitaba da “no country for old man” filminden sonra başladım. film yine aynı yazarın kitabından uyarlanmıs. mccarthy’i faulkner’la karşılaştırıyorlar ki o da sevdigim yazarlardan. filmin kitabı da cıkmıs, kanat’tan, belki onu da okurum.sevgiler…gülçin,link için teşekkürler. kitapta insanın gözüne kestireceği çok bölüm var gercekten de. diger kitabı da okumalı, “elime tutun”.sevgiler

  4. >”post iyi kiatp travmasi” super bir tanimlama olmus gercekten de. bende fazlasiyla vardir bu travmadan. bazi kitaplar hic bitmesin isterim, hem okumadan duramam hem de “ama cabuk okursam bitecek” diye sizlanirim…bu kitabi da en kisa zamanda okuyacagim. adi bile guzel…alintilar da hos. ellerinize saglik…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s