neolitik the ören hanım :)

tee kışın başında bi eminönü’ne gitmiş de evdeki zilyon tane yünlerime kırçıllı, gri yeni yünler katmış idim, bilmem hatırlar mısınız? çizgili atkı örecektim, “ne olucak lastik örgü, iki haftada biter” diyordum ama öyle olmadı. salı günü mü başladım nedir, sallandı da sallandı elimde. bir türlü bitmedi, geçen haftaki kar, soğuk içimdeki örgü ateşini canlandırınca geceleri epey bi hız verdim atkı işine, sonunda bitti. bitti ama yünün cinsinden mi, model yüzünden mi bilmem kenarları içine kıvrıldı, elimde bir buçuk metre uzunluğunda, daracık, halattan hallice bir atkı kaldı :) ben bunu nasıl adam ederim diye düşünüp, yine eminönü’nden polar kumaş almıştım, atkının arkasına onu dikince kıvrılma sorunu halloldu, bi tarafı polar, bi tarafı örgü sıcacık tutan bir atkım oldu. geçen hafta boyunca onu taktım, saçlarımın arkası kısacık ya şimdi, boynum üşüyordu, çok güzel ısıttı. estetik olarak süper değil, biraz kaba duruyor ama işlevsel mi işlevsel, hem de bir kış projemi hayata geçirebildim ya ben ona bakarım :)

örgü muhabbeti yapınca, geçen pa’yla twitter’da yazışmıştık, kindle’ına kılıf ısmarlamış ama gecikmiş vs. dedim ben sana öreydim bi kılıf. ipod’lara örüyorum, ona da olurdu yani, bkz. aşağıdaki fotoğraf:

aslında ip çok, yine geçen yıl anneme ördüğüm gibi (bkz ilgili yazı) battaniyeye girişmek lazım ama kış bitecek, yarım kalacak. acaba renk renk çizgili bir atkı daha mı örsem? bilemedim.

örgü filan demişken, sevgili arkaaşım wassiye, bana siyah üzerinde koyu kırmızı  japon desenleri olan yastık hediye etti, buna yaslanıp japon kitapları okursun diyerekten :) arkadaşlar iyidir.

Advertisements

36 thoughts on “neolitik the ören hanım :)

  1. yine ilk gelen ben miyim? benden başka işsiz güçsüz yok mu?:p
    eh nihayet bitmiş sonunda atkı ama nefis olmuş. zigzag bir model galiba (sanki çok anlarmışım gibi:) ama o telefon kılıfına bayıldım. ben hala denemedim ve hala yapamıyorum. geçen gün evsahibem ipleri al gel, ne var yapamayacak onu, çok basit, dedi. yanında da onun bolcana hikayesi olur, birlikte öreriz:) çok şen şakrak bir hanım. yastık pek şık. çok seviyorum ben de japon desenlerini. ama yüzünü koyduğun an sanki önce epey soğuk olur gibi. daha kitabın ilk paragrafında ısınır ama.

    sevgiler.

  2. :)) kindle düzeldi ama, meğer ne çok üzülmüşüm bozulduğunda, şimdi tamir olup sanki hiç beni o kadar üzmemiş gibi karşıma çıkıp bir de gelin gibi süzülünce neocum, ben nasıl soğudum aletten, nasıl soğudum anlatamam. dünden beri masanın üzerinde duruyor öyle. daha çok durursun diyerek yüzüne bakmıyorum. belki gönderseydim ve yerine yenisi gelseydi, bu kadar soğumayacaktım. yeni diye, tüm eski üzüntüleri geride bırakıp yine sevinçle bağrıma basacaktım, kendimi hiç gocunmadan kandırabilecektim. ama şimdi kindle orada tüm yaşanmışlıklar ve bana verdiği üzüntülerle ama sanki onun başına hiçbir şey gelmemişcesine kayıtsız ve zıpkın gibi durunca, içim bunalıyor. Ay öf, bi oyuncağa bu kadar duygusallık, bu kadar mana yüklemeler, noluyoruz yahu?!:) karnıyarığı düşünüyorum ve susuyorum:)

    atkıya bayıldım, renkler de, arkasına polar dikme fikri de harika. ipod kılıfını zaten çok sevmiştim, aşırı derecede sevimli, kedi canı yenilecek bi şiy olmuş. etsyde dükkan mı açsak aslında sana neo, ipod kılıfı, ipad kılıfı, reader kılıfı, battaniye, atkı, kılıfların bazısının üzerine o çok güzel yaptığın kanaviçelerden de işlersin… çok geleceği var bu işlerin, el işine rağbet hiçbir zaman azalmıyor da hem (proce insanı pa). heveslendim, ben de eve gidince diktiğim çantanın resimlerini koyayım. capon yastığın çiçeklerinin renk geçişleri ne harikaymış açıklıdan koyuluya. acaba kiraz çiçeklerini mi sembolize etmek istemişlerdir?

    son olarak kupanıza pek bir bayıldığımı tekrar ifade eder, badem teyzenin burnundan bir makas alır, hepinize sevgilerimi ileterekten işimin başına dönerim.

  3. Fincanın gerçekten güzelmiş;) Atkı da çok şık Neocuğum, ben de kullandığım şeyin işlevselliğine bakarım ya (bkz; sıcacık tutan berem), bu atkı bence gayet şık görünüyor. Yalnız ipod kılıfına güldüm;) Geçen sözünü etmiştik bir arkadaşla, her şeyin üzerine takılan örgü, dantel vb. kılıf örneklerini, mouse, mouse kordonu, araba kılıfı!
    Allahaşkına şuna bir baksana Neo;

    ;p Şakadır tabii, ama komik;)

    Renk renk çizgili atkı, iyi fikir, hem kış bitmeden kullanırsın bile. Eline sağlık canım, hem şu sıkıcı nöbet gününde içimi ısıttın yazınla ve evet, arkadaşlar iyidir.

    Sarıldım çok.

  4. merhaba,

    uzaktan okumama rağmen neolitik hanım’a ilk kez yazıyorum:) şimdi bunu dememin şöyle bir şeysi var; ay lütfen açıklamalıyım bunu. şimdi benden epey eski blogger grupları oluyor ya, meselâ sizinki gibi, ve dışarıdan hiç kimseyi sızdırmayacak kadar muhafazakâr da olabiliyorlar, bu yüzden ben sizlerden birine ilk kez yazarken, şimdi olduğu gibi, içimden besmele bile çekmiş olabiliyorum:)

    ellerinize sağlık. ben de bir ay kadar önce annemin başlayıp elime tutuşturduğu ebrulu renklerdeki atkıyı bitirdim. inanamıyorum, gelip gidip okşuyorum, öyle ki kıyıp kaç gündür takamadım halâ:) telefon kılıfına da bayıldım. ben o motifi çok severim. babannemin o motiflerden kırlentleri ve kanepe örtüsü vardı takım. ben de bu sizinki veya belki mavi/lacivert/krem/turuncu kombinasyonu motiflerle bir battaniye örmek hevesindeyim şimdilerde. film izlerken felan örtünmek için:)

    hafta sonunuz güzel geçsin.

  5. aglea, ben de dış çizgilerini genel olarak krem düşünüyordum; içi de dediğin gibi turunculu, renkli bir şey. ben bir yere kaydetmiştim, bulursam göstereyim. ben battaniye yapmayı göze alamadım da yastık yaparım demiştim. öyle klasik bir model gibi görünüyor ama aslında çok havalı. arçil’in üvey abisi ve karısı amerika’dan dönüp kendilerine minik bir ev yapmışlardı. beyaz ağırlıklı. kanepe filan beyaz. ama çok sevimli aynı zamanda. o zamanlar yoktu, silikon turuncu lambalar, kız ressamdı, duvara çok güzel desen çizmiş filan. veee kanepede bu granny square battaniyeden vardı. bayılmıştım dekorasyona. krem ve turuncuyu birlikte çok seviyorum. hem film izlemek için ne kadar şart böyle bir battaniye;)

    öyle konuştum. gidiyorum. daha iyisin umarım. bir siteden agatha christie filmleri buldum. miss marple’lı olanlara bayılıyorum özellikle. onları izliyorum.

    sevgiler.

  6. sevgili endişeliperi,

    aslında battaniye derken tek kişilik olanların en asgari boyutunu düşünebilirim ancak. hani sadece iki kişinin dizine örtülebilecek veya omuza alınacak kadar bazen de:) bir de bu motifler tek şişle örülüyor ya onun pratikliği hafifliği cezbediyor beni, tek tek koparma pahasına da olsa. yalnız örgü örmek gerçekten çok dinlendirici. kafamın tamamen boşaldığını, keyiflendiğimi hissettirdi bu atkı işi bana. biz de epey angelopoulos izledik sonra sıkıldım ben şimdi film molası var bakalım ne kadar sürecek:)

    sevgiler çok.

  7. Aglea, çok tatlısın;)
    Ne zamandır aklımda olan şeyi söylemişsin, evet var öyle bir klan durumu;p Bazı bloglara bakınca -ya da hadi, yorum yazdım diyelim- ben de aynı şeyi hissediyorum. Onlar asla, kat’a gelmezler! Sen gidersen, eh belki. Bir de sanki sen sonradan gelmiş gibisin hep, ilk olmak önemli bir paye;) Sen laf atmış, sen iletişim kurmuş oluyorsun onlarla, aksi sanki nasıl mümkün olacaksa? Seni yokluktan, birdenbire bulmaları zor tabii;) Ben takmıyorum, canımın istediği yere yazıyor, istemediğim yere de hiç seslenmiyorum. Hiiiç bakmıyorum, yeni bir blog mu, eski mi, şu mu, bu mu diye, ilgimi çeken bir şey yazması yeter. Ama inan, bir diyeceğim varsa, illaki konuşuyorum. Çok komik işler bu işler;p
    Neo öyle değildir, ben onu eski bir arkadaşım gibi görüyorum, genç bir blog hem onun bloğu, örgü, el işine filan bakma sen;p Hah ha, bu kötü bir şakaydı, tamam;)

    Benim bloğum değil, Neo adına konuşmuş gibi oldum ama iyi ki geldin.
    Sevgiler, selamlar.

    p.s.: Hastanedeyim bugün 24 saat, böyle aralar iyi oluyor. Neo, modemin bozuk mu hâlâ, ne sıkıcıdır o tamir işleri, bekleme filan. Kitap, film ve diğer işler içinse şahanedir tabii;)

  8. periciğim,

    zigzag değil aslında, bir sıra düz, bir sıra ters ördüm, düz örgü yani. ama kırçıllı olduğundan mı zigzag göründü aceba?

    o modeli öğrenmek isteyen başka arkadaşlar da var, her hafta sonu birinize gelip öğretsem mi? :) bi nevi granny square atölyesi, karşılığında kurabiye, kek isterim :P

    yastığı ben de çok beğendim, yatağın üstünde bol yastık seviyorum, onlara yaslanıp okumak hoşuma gidiyor.

    aglea ile sohbetinizde krem rengi demişsiniz ya, çok iyi fikir, krem rengi çok hoş oluyor bu model battaniyede. bir blogda görmüştüm:

    http://carinascraftblog.wardi.dk/2009/06/my-granny-square-blanket.html

    dediğim gibi ip çok, koca bir battaniye daha çıkar ama kararsızım, aslında başlasam seneye kışa bitse de olur. dur bakalım…

    sevgiler

    ***

    pa,

    benim de emektar ipod geçen gün aniden kapandı, pil azalmıştı ama öyle zırt diye gidince, dedim hah kesin bozuldu bu, yanımda da şarj kablosu yok, kontrol edemiyorum. bütün gün kafamı meşgul etti, bozuldu mu, bozulursa ne yaparım diye düşünüyorum, ilk aldığım zamanlar aklıma geliyor filan, epey bi efkar yaptım. sonra eve geldim, şarja taktım, çalıştı! ben bi sevin, bi mutlu ol durduk yerde :) velhasıl, hayatımızdaki oyuncakların yeri acayip gerçekten :)

    etsy dükkanı fikri çok cazip ama ona seri üretim lazım, bi atkıyı üç ayda bitirirsem topu atar o dükkan. ben arada burdan sererim el işlerimi, o yeter bana (kanaatkar neo:) lütfen sen de diktiğin çantayı koy bir an önce. benim de sırada bekleyen bir çanta projem var, kırmızı pötikare kumaşım hazır, belki fikir verir bana da.

    kiraz çiçeklerine benziyor yastığın üzerindeki desenler, japonlar işte, yapmışlar yine :)

    benden de sevgiler.

    ***

    justineciğim,

    fincanım çok beğenildi :) eminönü’deki züccaciyelerden birinden almıştım. atkıyı beğendiğine de sevindim, ne bileyim benim gözüme biraz kaba görünüyordu, şık diyorsunuz demek? (hep bi kuşku içinde neo:)

    ipod kılıfım komik gerçekten :) ama o da çok işlevsel, çantada çizilmesini önlüyor. bi tane de external hard disc için örmüştüm ama kayboldu o :)

    ya bi atkı daha örücem ya battaniyeye başlıycam, bi düşüneyim bakayım. kolay gelsin sana nöbette.

    ben de kucaklıyorum.

    ***

    merhaba aglea,

    ben de sizi okuyorum bazen, bazen de peri’nin sayfasında rastlıyorum. çok iyi oldu yazdığınız, yorum bırakma konusunda tembelim biraz, böyle vesileler lazım tanışmak için. hmm, biz dışardan kimseyi sızdırmayacak kadar muhafazakar diyiliz inşallah? :) yoksa öyle miyiz? örgüdür, kitaptır, filmdir, ıvır zıvırdır, konuşuyoruz işte, bunları seven herkesi bekleriz :)

    ebrulu renkli ipleri ben de çok seviyorum, yün stoğumda onlardan da var :) onların da zamanı gelicek inşallah. sizin atkıyı da merak ettim.

    yukarıda peri’ye de dedim, krem rengi çok iyi oluyor, bir link de verdim bakmak isterseniz.

    size de güzel bir pazar günü dilerim.

  9. Ooo, favori bloggerlarım burada:) İlahi aglea, sanki sen “yeni”ymişsin gibi.:) justine’in dediği gibi ya da, sanki yeni-eski olmak payeymiş gibi:)

    Du bakayım, böyle başlamayayım, kaç haftadır süren, son bir haftada da zirvesine ulaşan buhran bunalımdan sonra bu sabahtan beri pek keyfim yerinde, eve geldikten sonra hepinize ayrı ayrı gidip laflamaktı niyetim (Peri’ye kardan adam tasvirine ve şu atkısını boynuna doladığı çocuğun dönüp bakmamasına, kar karşısındaki hislerimizi anlatmasına nasıl bayıldığımı, soğuğu bu kadar severken soğuğa yoğunlaşmış ilgimizi üzerine çekmeye çalıştığı için kardan neden hoşlaşmadığımı homurdanacak, yayınladığı o Ermenice türkülerden birini Hrant için yürüyüşte arkamda duran yakışıklı çocuğun nasıl içli içli söylediğini, benim de nasıl içimin gittiğini anlatacaktım. Justine’in son yazısındaki -tanrı sevgi midir değil midir, değildir- önermesi üzerinden ahkam kesecek, başını ağrıtacaktım. (yavrum Justine bir cümlecik olsun böyle şeylerden bahsetti mi şekere uçan sivrisinek gibi vızvızlamaya başlıyorum ben de onun başında:) ), sana da şu dün bahsettiğin a dangerous method’u izlediğimin haberini verecektim. Neo’ya da kindleımla -artık yeniden iyelik eki kullanmaya başlayacak kadar- barıştığımın müjdesini verecek, çantamın fotoğraflarını yollayacaktım) ama madem herkes burada, buradan böylece konuşmuş olayım.

    hah, ne diyordum, evet, var öyle bi şiy di mi? fakat bence bir yere kadar karşılıklı da olabilir aslında bu çekince, farkında olmadan biz. neo’yu mesela neredeyse ilk zamanlarından beri takip ederdim de, cesaretimi toplayıp laf atmam nice sonra olmuştu. peri’yle, justine’le de öyle. ama o ilk laf atma anı:) bir taraf tarafından şekilde aşıldığında, sonuç güzel oluyor gibime geliyor. tabii, herkesin huyu suyu farklı ya, bazılarımız aslında hiç belli etmese de akut utangaçlıktan muzdarip olabiliyor ya da benim gibi bildiğin odun oluyor, iletişim kurmayı pek beceremiyor, gidip konuşmak istese yahut konuşmalara katılmak istese de yapamayabiliyor. komik bir şey söyleyeyim, bazen takip ettiğim birilerini blogunda arama yapıyorum, ya o şu konuda yazmıştı, ben de şöyle bi şiyler demiştim, ne demiştik diye, buluyorum o yazıyı, aaa altında yorumum yok! ya nasıl olur? o yazının üzerinde o kadar düşünmüşüm ki yorum yapmışım zannediyorum. ama biraz çekindiğimden biraz üşendiğimden yazmamışım meğer.:)

    çok uzattım. dizilerim inmiştir, gidip onları izleyeyim. nerede lüzumsuz, kalitesiz bir dizi, ben orada:) geceye vampire diaries ile başlayıp supernatural ile devam edecek ve fringe ile sonlandıracağım – du bakiym grimms de gelmiş, halim kalırsa belki üzerine bir de onu izlerim-.

    hepinize iyi geceler arkadaşlar ve güzel pazarlar.

  10. justinciğim,

    ben cevap yazarken sen de yazıyormuşsun :)

    bi kere ben “neolitik hanım” nick’inden kaybediyorum, hanım’lı filan olunca beni direkt “a lady of a certain age” kategorisine koyuyor bilmeyenler :) bi de böyle örgü mörgü yazınca iyice “granny square” oluyor burası, öyle olunca da çekiniyor tabiy gençler yazmaya :) yazarken gülüyorum şunları iyi mi? kendi kendimi neşelendiren bi insanım.

    ben de seni eski bir arkadaşım gibi görüyorum, hep konuşuyorduk sanki seninle…

    modem işi düzeldi, yenisi takıldı ama yokluğunda çok kitap okudum :) atkı bitirdim filan.

    ben gece buralardayım, yine yazarsan nöbette, aklında olsun.

  11. ‘a dangerous method’tan nerde bahsettiniz acaba? ben de izledim onu. ne kadar sıradan bir filmdi. jung freud’a rüyasını anlatmadığı için küsmesine çok güldüm.ben zaten hiç bilmem onların arasındaki ilişkiyi de, neticede düz bir izleyici olarak tartışma nedeni olarak rüya hikayesini anladım. ne olacak anlatmayabilir insan rüyasını. küsülür mü hiç:)

    fringe’i şimdi izledim. astrid ne şeker kız. paralel evrenden diğer kendisi de geldi:)

    ben theraflue fort almış bir şekilde hafif sarhoş, uyuklar haldeyim. mutfakta çok zaman geçirmişim bugün.

    sevgiler herkese.

  12. Yazarım;p

    İlk önce şunu diyeyim; Passiveciğim sen odun değilsin, olamazsın;)
    Hah şimdi devam; Passive demiş ya, bazen konu hakkında o kadar düşünüyorum ki, yorum yapmışım gibi oluyor diye, al benden de o kadar. Siz nerede konuşuyordunuz mesela kumrulardan (hmm, bir önceki post olabilir), orada ben size kendi kumru maceramı anlatmış gibi oldum. Daha önce Leylak Dalı’nın bloğunda yazmıştım, linki kopyalayayım dedim, hasta gelince kaldı öyle. Ama siz şimdi biliyorsunuz sanki o meseleyi, karıştı biraz işler;p
    Çekinme, üşenme ya da başka bir şey illaki oluyor, olmasın ama, burada da mı sıkılacağız yahu!? Ben hep şunu söylerim, sadece, eğlenmek ve kafa dağıtmak için bulunduğum şu ortamda da mı dert olacak allasen? Burada da mı sıkılıp, üzüleceğim. Hoş, çok üzüldüm ya blog işlerinden, neyse oluyor öyle arada;)
    Passive, sen bana özelden mi yazmıştın, uzak ilişki yürütme durumunu seviyorum diye (bakın kafa bi milyon!), ahh bir de bana sor. Şimdi size komik bir şey diyeyim; benim C. sadece benim bloğuma bakıyor güya, öyle diyor. Tamam, yalan yok, zaten çok yoğun adam ama sanki diğer yerlere de bakıyor arada. (Passive’in yazısını okumasını ben istemiştim özellikle. Omelas’lı yazı) Bu akşam biraz sıkıntılı bir konuşma yaptım, ben kötüyüm ondan, çok daralıyorum bu günlerde. Aklıma hep Yiğit Özgür karikatürü geliyor, hey allahım;p
    Neyse, Bana her gidişimde çok fazla kitap hediye eder, hep sürpriz olur kitaplar. Yazarları ve kitapları tahmin etme oyununa bayılırım. İşte, biraz önce ağzından kaçırdı Jane Eyre ve Uğultulu Tepeler’i almış. Yakında harika bir battaniye hediye ederse hiç şaşırmayacağım;p
    Aman tanrım yoksa bunu da okur mu?;p Zaten Neo deyip duruyorum konuşma aralarında. (neden blog işlerinden nefret ediyor acaba?, hmmm;p)

    Şimdilik bu kadar, bye.

  13. Ben geçen gidişimde C. ile sinemada izledim Dangerous Method filmini. Beter bir filmdi, C. uyumamak için zor tuttu kendisini ben de nefret ettim filmden. Ne kadar basit ve klişe. Brrrr. Kimseye tavsiye etmem. Sen beğendin mi ki Passive?

  14. herkes aynı anda mı yollamış yorumları? :)

    neocuğum, yarın sabah ilk iş çekeceğim fotolarını çantanın, hikayesi komik oldu biraz, konfeksiyon atölyesi sahibi bir amcayı mesleğinden soğutmuş olabilirim bu süreçte :P

    söyleyeceğim söyleyeceğim unutuyorum, bir aşağıdaki yazının yorumlarında badem’e düdük demen çok hoşuma gitti, canım cicimden çok daha sevgi dolu, merhametli bir seslenişti, gün içinde aklıma geldikçe güldüm.

    aklıma gelmişken, julian barnes’ten bahsetmiştin ya geçenlerde, bi deneme kitabını aldım, “korkulacak bir şey yok” ismi. ne güzel anlatıyor. hangi romanından başlamalı barnes’in?

    i-pod’unla yaşadıkların içimi rahatlattı ne yalan söyleyeyim. benimle çok dalga geçtiler burada neo, bi elektronik oyuncakla böyle duygusal bağ kurdum, hayvenceğize böyle trip atıyorum diye. halbusi ne var, bi vakit geçiriyoruz bir o eşyayla da, iyi kötü bir sürü hissi, anı yaşıyoruz, tabii ki bi şeyler hissedeceğiz.

    ya bu örgü muhabbetine çok özendim, ben de mi örsem diycem, hiç bilmiyorum ki! annanem öğretmeye çalıştıkça kaçmıştım, ne bileyim böyle zevkli bi şiy olacağını!

    ———–
    (bu arada sayfayı kontrol ettim yeni yorum gelmiş mi diye, bu akşam çok organize bi gevezeyim)
    ———–
    ,
    Twittera geri döndüm Periciğim yeniden, bir iki ay oluyor, dündü sanırım aglea’nın bu filmle ilgili tweetini rüyası zannettim. durum açıklığa kavuşunca, Fassbender da varmış içinde, izledim filmi. Freud – Jung karşılaştırmasından gına geldi ama Fassbender ile Mortensen’i soktukları hali görmek için izlenebilecek bir filmdi, onları öyle, o şekilde gördükçe eğlendirdim kendimi.

    fringe’i sona saklıyorum, önce vampire diaries’i sonra supernatural’ı izleyeceğim. fringe’teki karakterlerin hepsini, en kötü olanları bile seviyorum. tüm o bilimsel gelişmişlik bilmemne zırvalarına, çok teknolojikiz biz havalarına rağmen çok naif, çok tatlı bir dizi. ama tabiiy ben bu dizileri sadece son derece taş aktörleri olduğu için izliyorum, başka bi şiy için diyil :P

    (neden theraflue aldın, hasta mısın, grip? geçmiş olsun çok.)

    ————

    Justine:) teşekkür ederim:) şu hediye meselesine çok güldüm. ne hoşmuş, bakalım bu sefer neler gelecek gerçekten. Evet, geçen gün ben moroz moroz yorum yazınca oram buram buhranım bunalımım ergenliğim de aman diye:), mail üzerinden konuşmuştuk, o zaman söylemiştim uzak mesafeli ilişkilerden ne kadar etkilendiğimi. Çeken bilir elbet, şimdi Peri’yle senin ahınızı almayayım ama, uzak mesafeli ilişkilerin büyüsü bir başka sanki. Bana zaten gerçeklikten kaçma olsun. C.ye de buradan gizli kamera şakasında görmedikleri kameraya el sallayan şaşkın izleyicilerin yüz ifadesiyle el sallıyorum.:)

    ——–

    Efenim, hepinize sevgiler, bu gevezelik imkanıyçün başta neolitik hanımcığım olmak üzere hepinize teşekkürler. salvatore kardeşler, bu yaşlı ama ruhu hala inatla ergen arkadaşınızı beklerler: http://images4.fanpop.com/image/photos/17700000/Salvatore-Brothers-3-the-vampire-diaries-tv-show-17781231-500-334.jpg

  15. aa julian barnes eski, çok sevdiğim, kendi kendime kitapçıda keşfettiğim yazarım. metroland’i oku önce. seni sevmiyorum. aşk vs., flaubert’in papağanı, 10’5 bölümde dünya tarihi…

    ben manş ötesi adında hikaye kitabını yarıladım ama ilk öykü kitabı, kendini sezdiriyor ama pek de sevmedim. bıraktım. dostoyevski’ye döndüm:) ezilmiş ve aşağılanmışlar’ı okuyorum. tam bir melodram, sen seversin:) bi de dostoyevski değil gibi; bahar gelse ağaçlar çiçek açsa filan gibi cümleler var:) ama elbette basık tavanlı daire hep var:)

    barnes’ın başka bir sürü kitabı hızlıca çevrilmiş. ben hepsini okudum diyorudm ya yıllar önceymiş o. diğer kitaplarını da belki alırım. yeni çıkan bir yemek kitabını sipariş etmek istediğimde idefix’te yoktu. önce onu almak istiyorum. cogito’da yemekle ilgili bir makalede adı geçiyordu gerçekten de. sanırım onun yemek tarifinde tutucu hali mi söz konusuydu, tam hatırlayamadım.

    ben azıcık ateşim çıksın, burnum akmaya başlasın ilaçları alıyorum. sabaha da bir şeyim kalmıyor. bugün az uyku, soğuk odalarda yemek ve ütüyle uğraşmaktan zayıf düştüm sanırım. bir şeyim kalmaz yarına. person of interest izliyorum şimdi. arçil’le ortak beğendiğimiz dizi. o şimdi gerçi hayranlıkla game of thrones izliyor. çook beğendi. bizde vampir sevgisi yok ailecek. hiç anlam veremiyoruz:) vampirli film olarak tarantino’nun filmini sevmiştim sadece. adı neydi, unuttum şimdi.

    diziye döneyim şimdi.

  16. Ne bunlar? (linktekiler tabii) Düdük, diyeceğim ama ayıp olacak şimdi, hem ben sevdiklerime düdük derim, Neo gibi;) Beyyenmedim Passiveciğim;p Poliş Supernatural’ı izlerdi bir zamanlar, oradaki kardeşler daha hoştu sanki -Karamazovlar’dan daha iyi olmasın- hem sevgi de doluymuşlar birbirlerine;p

    Neo buralardayım dedin, iki battaniye bitirdin valla, bravo!

    p.s.: C. en son Kibritçi Kız’ı izliyordu, en son derken iki üç saat kadar önce, eh o film baya kısa bir film, şimdi seslendim, çıt çıkmadı. Bu ne demek oluyor, şu demek oluyor; adam benden fırsat bulduğu her fırsatta uyuyor;p Ve evet uzak mesafe ilişkisi büyülü, uykulu bir şey;)

  17. pa’cığım,

    neredeyse aynı anlarda yazmışız yorumları :)

    keyfinin yerinde olmasına çok sevindim, ben de fena değilim bu aralar, allah bozmasın :)

    hiiç öyle kendine odun filan deme, iletişim daha nasıl kurulacak, bıcır bıcır aynı dili konuşuyoruz bak!

    fringe’ı birkaç bölüm izleyip bıraktım ben, o çocuğu severim aslında ama kıza gıcık oldum, böyle bi fedakarlıklar, bi görev aşkı filan, birine gıcık oldum mu soğuyorum direkt o diziden. gerçi başka dizilerde de olmuyor mu gıcık karakterler oluyor ama fringe’e ısınamadım. bir arkadaşım da super natural hastası, bana da tavsiye etti çok, sen de beğenmişsin, izlemem şart oldu bu durumda.

    ben bu ara breaking bad izliyorum, bi de dexter’larım var. geriden takip ediyorum. ha bi de iki bölüm luther kaldı, kıyamıyorum onlara, sherlock bitti zaten :) beğendiğim dedektiflerin, patrick jane, luther ve sherlock olmasına ne diyorsun? beş benzemez tipler ama hepsine ayrı ayrı hastayım.

    peri de yazmış ya, julian barnes’ın bir de 10 1/1 bölümde dünya tarihi ile ingiltere ingiltere’ye karşı kitaplarını sevmiştim.

    efenim, benden de sevgiler, esas ben teşekkür ederim, sayfam şenlendi varlığınızla.

    ***

    justinciğim,

    sıkılmayalım, üzülmeyelim hakikaten, blog candır :)

    ne düşünceliymiş c, jane eyre ve uğultulu tepeler şahane olmuş. valla battaniye de gelir yakında bence :)

    şimdi yorumları güncelledim, baktım yeni yazmışsın, yetişemiyorum vallahi, bi yandan twitter, bi yandan blog, kendimi sosyal medyaya adadım bu gece :) beni sizler var ettiniz dostlarım :)

    ***

    periciğim,

    theraflu’yu ben de biraz hasta hissedince alıyorum, erken de uyuyunca dediğin gibi sabah iyileşmiş uyanıyor insan.

    vampirli dizilerden truee blood’u izliyorum ben bazen, amerika’nın güneyinde louisiana’nın bi kasabasında geçiyor, onu seviyorum. güney gotiği meşhurdur malum :)

    sana iyi seyirler.

  18. Ben çok güldüm size, Passive’in kameraya el sallamasına ve senin her şeyine;p Nöbet çok yoğun, sayenizde biraz soluklanıyorum. Her hasta arası bir cümle okuma. Beter bir gün, kış işte, hastalık, keder.

  19. oooo, bu ne ya, biri vampirleri manasız buluyoruz ailecek der, diğeri çoluk çocuk bunlar, düdük bile değil der. oynamıyorum ben ya, anneme gidicem banane. neocuğum olsa guilty pleasure’ın lezzetinden anlardı.
    (tarantino’nun vampiriymiş de, karamazov kardeşlermiş. kaçak’a vaktiyle kızmıştı birileri, meseleleri entelektüelize ediyorsun diye. ben de sizi aynı şeyle suçluyorum hanımlar, haberiniz olsun.)

    tamam, metroland’i not ettim, onunla başlayacağım. barnes hiç bilmeden, bodoslama daldığım bir yazar olacak ama beğeneceğime dair kesin bir his var içimde. sen de neo da beğenmişsiniz hem, sağlam referanslar bunlar:) hmm, demek melodram, o zaman okuyayım ezilmiş ve aşağılanmışlar’ı ben de:)) bahar gelsin çiçek açsın mı diyor? kandırıyorlar o zaman bizi ya, kesin bizim dosto deYildir o.

    hep derim, ev işleri insanı hasta eder, ilaç niyetine, bin yılda bir yapmak lazım. boş boş oturup tavanı seyretmekten güzel ne az şey var şu dünyada. umarım sabaha bir şeyin kalmaz. persons of interest kaliteli bir diziye benziyor, görüyorum sağda solda bahsedilirken, hiç işim olmaz:P

    justineciğim, onlar da hoştur, güzeldir, şimdi o diziye geçtim zaten. dizinin bi mitolojik arka planı var (daha doğrusu yok) sinirden dişlerini sökersin ciddiye alsan. ama napıyoruz, biz sadece winchester biraderlere odaklanıyoruz (gönlümüzün yüceliğinden tabii ki). ahah, eh tabii, büyünün devamı için uykuya ihtiyaç var. rüya olmadan büyü nasıl olsun?:P:)

    (bir iki ay dediğim süreyi hesapladım da şimdi, neredeyse beş ay olmuş. beş ay. bunun aslında ne demek olduğu üzerinde düşünmüyor, dean ve sam winchester’a geri dönüyorum. http://images2.fanpop.com/image/photos/11700000/Winchester-Brothers-winchester-girls-11797100-600-338.jpg)

  20. aa burası coşmuş, ne güzel!

    evet justine, di mi;) hadi sen kıpır kıpır, çok cana yakınsın, ve sanırım bu grubun duvarlarını aşabilen ender, hatta benim bildiğim tek örneksin. ben bi’ de zor girerim topluluklara, ay kasıntı gibi kalırım öylece, ve ondan, iyice bi fazla hissediyorum bu durumu. passive, ben de eskidim ama siz kadar eski blogger değilim tabii. birbirinizle çok şey paylaşmanın yakınlık var elbette. ama meselâ sen burada benim ilk zamanlardan beri tanıdığım biri olmana ve twitter’da da arada laflamamıza rağmen halâ bir çekincemem vardır. passpassive’de öyle bak. bir an yakın ama bir an sonra çekilivermenizi, ayağınızı kapının arkasına koyuvermenizi göze alarak, yani besmeleyle başlarım lafa:)) valla elimde olan bir durum değil, kasıt yok yani. aldığım elentürük bu:) yalnız kendi kaynaşamama durumumu da göz önüne alarak söylüyorum yine de bunları. ve evet neo (ay lütfen “sen” diyim sonraki yorumlarımda:) sizin klanda da var böyle steril ve; gelsin bakalım önce bi’ elimizi öpsün, beğenirsek, bağlılığını ispat edebilirse aramıza alırız hanım kızımızı gibi bir durum var yani:p en azından ben bunu şiddetle hissetmişimdir her zaman:) eskilerden; ekmekçikız ve endişeliperi’yi muaf tutuyorum bu durumdan. onlar her zaman yeni tanışmalara sıcacık kucak açarlar, bunu da belirtmezsem haksızlık olur:) ne çok konuşasım varmış gece gece:)

    son tahlilde:) tanıştığımıza çok çok sevindim.

    dangerous method’u ben de hiç beğenmedim. çok yüzeysel ve zorlama bir filmdi. yine de fasbinder çok yakışıklıydı, jung olarak bile:) kadın oyuncu keira’nın o kadar kasılması sinirlerimi bozdu ve filmi unutmaya karar verdim.

    hepinize öpücükler, iyi geceler.

  21. yine yaklaşık zamanlarda yazmışız :)

    neocuğum, barnes’in bahsettiğin kitaplarını da not aldım, haftaya başlayacağım işşallah yavaştan.

    fringe’ı geçen seneki sezon -kaçıncı sezondu o?- izlemeye başladım, öyle ortasından, başını falan hiç bilmeden. halbusi başlarda neler neler olmuş. öykünün ortasından başlamayı seviyorum, o bekleyeceksin de neyin ne olduğunu anlayacaksın, üşeniyorum :) ne güzel işte ortasından başladın mı, hazır anlanmışı var burada gibi oluyor:) onun için diycem ki muhtemelen başta çok sinir bozucu bi insan izlenimi veren Olivia’nın sonraki sezonlarda nasıl olup da öyle sinir bozucu, soğuk nevale bir mesafemi korurum, vazifemi yaparım, joshua jackson gelse aşkımı kalbime gömer, vatanıma hizmet ederim insanı olduğunu anlıyoruz. muhtemelen başından izleseydim ben de gıcık olurdum olivia’ya:) ben en çok walter’ı seviyorum, yüzünün kırışıklıklarının derinliğini. o adam muhteşem bir adam, bir anda manyak psikopat birini diğer anda tonton dedeyi canlandırabilir. joshua deyince, lisede dawson’s creek izlerken, her eve bi pacey witter kampanyası vardı onu hatırladım:)

    ben eğleniyorum izlerken ama supernatural çok iyi bir dizi değil, yine de uyarayım. senaryo bildiğin komik, manasız. yok melekler yok tanrılar yok şeytan yok demonlar, tanrıyı arayıp bi türlü bulamamalar, cennetteki karışıklıklar… bunları çok kaba, çok vulgarize bir şekilde ele alıyor, çaresiz gülmek geliyor içinden insanın. diyaloglar, arada bazı referanslar falansa epey keyifli, hakkını yemeyeyim. deandi sanırım, what would buffy do demişti bir bölümde vampirlerle karşılaşınca, çok hoşuma gitmişti bi buffy hayranı olaraktan.

    bak breaking bad’le de işim olmaz, o da iyi dizi diye duydum çünkü;) dexter’ın bu sezonuna başlayamadım bir türlü. geçen sezon dehşetti, o kız bırakıp gidince dexter’ı, çok üzülmüştüm. bu sezon da çok sıkıymış diye duydum, ödün vermeden devam ediyor olması çok iyi. hii, luther! unutmuşum onu tamamen, hemen devam edeyim kaldığım yerden. favori dedektiflerini çok tuttum neocuğum, eheh, luther ile sherlock karşı karşıya gelse, nasıl, neler olurdu acaba? düşünmesi bile keyifli. tek şikayetim sherlock’un taaaaa ne kadar zaman sonra başlayacak olması.

    ay ne çenem düştü bu gece. dizilerim de bitti, gidip yatayım en iyisi. herkese iyi geceler diliyorum arkadaşlar.

  22. Yok Aglea, ben öyle demezdim. Doğru bir örnek olduğumu düşünmüyorum aslında. Bu keyifli havayı bozmak istemem ama bir şey söyleyeceğim hemen. Zaten benim bölümüm bitiyor, dinleneceğim sonra. Benim, nasıl anladılarsa tehlikeli ve yanlış (zararlı, kötü ne dersen işte) biri olduğumu düşünen insanlar da varmış. İlk duyduğumda güleyim mi ağlayayım mı bilememiştim. Hoop Gerede’ye ışınlanmıştım hemen. Orada 18’li yaşlarımdaydım ve camlarımın bile taşlandığını bilirim, vurun kahpeye filmi;) Nasıl kötüydüler, nasıl korkunçtular anlatamam. Şimdi güldüğüme bakma, çok ağlamıştım. Yıllar sonra ben kocaman bir kadınım artık, eğlenmek ve sohbet için girdiğim böyle bir ortamda da aynı şeyi hissettim. Tam komedi. Kara komedi tabii. Yani ben, duvar filan aşmadım kısaca. Sevdiğim ve karşısında kendimi rahat hissettiğim kişilerle muhabbete devam ediyorum, o kadar. Ha, o gençlik yıllarımdan tek bir farkım var, artık takmıyorum pek fazla, üzülüp, unutuyorum sonra.

    İyi geceler, sevgiler.

  23. sevgili justine,

    alkım’ın orada önerdiğin film vardı ya. hani sert erkek gaspar’ın hatunu lucile’in filmi:) orada yeni gelen kız çocuklarını tabutla getiriyorlardı hani. çıkarıp giydirip süslüyordu diğer kızlar. her kızın bir aşamada taktığı renkte kurdelayla saçlarını örüp bağlıyorlardı. hep böyle bir döngü vardı değil mi. gelenler gidenler, eskiyenler, iyiler, kötüler. o ormanın korunaklı güzelliğinden dışarı hayatın tekinsizliğine yollanıyorlardı sonunda trenle. nasıl bir hüzün vardı o filmde hissettin şimdi değil mi? ben tam onu hatırladım bu anda gözlerim dolarak… neden bilmem öyle oldu işte…

    ha bak, ben bir de öyle pek yaklaşamam insanlara ama, cesaret edip yaklaşınca da çok sıkı sarılır, kucaklarım. valla bak. öyle der bilenler:)

    iyi uyu e mi. sarıldım sana da öyle sımsıkı, huzurlu uykular.

  24. dizi muhabbeti almış yürümüş. keşke uyumasaymışım. fringe, eskiden izlediğim supernatural, bizim leyla ile mecnun aslında olmayacak absürdlükte şeyleri konu ediniyorlar. ama izlemeye başladığın anda sana bir evreni tanıtıp, üstelik ikna ediyorlar. paralel evren olduğuna, orda bir benzerinin yaşadığına ya da cehennemden iblislerin geldebileceğine inanıyorusn tuhaf şekilde diziyi izlerken. supernatural’de de öyle, senin inancını filan sorgulamıyor, onun vaazettiği şeye ikna ediyor seni ve sen kurguya tümden inanç duyarak teslim oluyorsun. yabancılaşmaya başladığın anda hapı yutar dizi, izleyemezsin.

    olivia çok kötü bir oyuncu. ellerini, hele nina sharp’ın yanında nedense öyle beceriksizce kullanması. dikkat edin, olivia ve nina karşılaşmaları seyircide hep bir gerginlik duygusu uyandırır, bir falso olacakmış endişesiyle. berbattır. olivia’nın böyle robotik, duygusu paketlenmiş hali aslında olivia’nın beceriksiz bir oyuncu olmasından kaynaklansa da, onun dehşet çocukluğu ile uyum içinde olması olivia’nın çok şansına olmuş. olivia’nın bir erkekten hoşlandığını ancak ayna karşısında saçını açmasından anlarız. bakışlar, ifade sıfır. ama sevmiyor muyum? seviyorum valla. olivia’ya bi şey olmasın.

    o kadar sabır gerektirecek arkadaşlar gelmiyor ki siteye. valla hiç politik konuşmuyorum şimdi. sabrederek yazmıyorum, içtenlikle, gönüllü olarak yazıyorum. pa ile konuşmuştuk ben aslında mesafeli bir insanım. olaylar, hissiyatlarla bir ilişki yapısı kurulur ya da bir insan yapısı meydana gelir. konuşmak sadece bu yapıyı ifade etmeye yarar, bu yapıya ancak kendiliğinden, doğallıkla kurulmuş bir mesafeden bakabilirsin. o mesafeyi aşacak, o mesafeye müdahale edecek zorlanımlar sadece yapıya zarar verir. çünkü bakışını kaybedersin o insana ya da ilişkiye. bergman filmlerini bu nedenle çok severim. bana kalırsa tam da böyledir. arçil ile bile kendine özgü bir mesafem vardır. çok sevecen, çok sıcak, ölesiye özverili olmam bu mesafeyi, onunla kurduğum ilişkinin doğasını bozmasına neden olmaz. çünkü mesafe denilen şey, bir tehdit gibi algılansa da bizzat ilişkinin doğasına içkin bir şeydir bana kalırsa. korunması gerekir. kendimi paralarcasına açıklamam, sevecen ya da sabırlı olmam her kurduğum ilişkinin gidişatı için bence zorunlu olan mesafesini ortadan kaldırmamalı. yapıyorsam hata ediyorumdur. sevmek mesafe kat etmek değildir benim düşünceme göre. tam anlatabildim mi bilmiyorum. soğuk nevale biri değilim, biliyorsunuz ama mesafeyi korumak korumamaktan daha zordur, onu diyeyim. pa bilir, bu çok sevdiğin ama zaman zaman çok da acı duyduğun bir yalnızlığa da yol açar. herkesin fikri başkadır. benim ben olarak ilişki kurma modelim bu. bakarsın bir kitap okurum, her şey bir anda değişir:) saflıkla inanırım kitaplara.

    bilmem gereksiz mi oldu bu açıklama… ciddi, kasvetli biri de olmak istemiyorum hiç. pa’cığım, yine yazdığın gibi zamanında güle oynaya eğlenelim istiyorum ben de aslında. neşeye paha biçilemez çünkü,

    aglea, ben evet herkese kucak açıyorum ya, seninle durum farklıydı. sen çok önemsediğim şaşırtıcı, dramatik bir karakter olarak, anlamlandırması çok heyecan verici büyük bir hareketle, kendi doğanla mücadele ederek geldin. sana başka türlü kucak açtım ben. buna titizleniyorum, çok ilgileniyorum, çok önemsiyorum bunu. bunun aksini hissettirecek bir dalgınlıkta bulunurum diye de endişeleniyorum. çünkü yazgıyı oluşturan, pek sisli bir ormanda yol almaya başladık:p

    çok konuştum, çok abarttım.
    bugün de bu havadayız demek ki.

    sevgiler herkese.

  25. Aglea güzel uyudum, teşekkürler;)
    Ben de sıcak gevrek (simit demiyorlar, bin yıldır düşünürüm, niye ki?) almaya gidiyorum şimdi, arabayı da dün saçma sapan bir yere bırakmıştım, düzgün bir yere çekeceğim. Günaydınlar olsun;)

  26. günaydın hanımlar:)

    uzuun bir kahvaltıdan sırıtarak kalktım, bulaşıklar makineye, ben de dışarı, gezmelere çıkmadan önce acilen bi’ bakayım dedim şu gece sohbetinin devamına. soğuk ama güneşli bir gün, yine de oldukça kandırıkçı bu güneşin tadını çıkaralım:)

    endişeliperi, bazen işte öyle bir hata yaparsın, bir kelime bile yeter bu büyük hataya, sonra sonsuza kadar susmak düşer insanın payına, “dramatik karakter” konumlandırmasına bile “yok. bi’ dakika o tam da öyle değildi. o kelimenin önünde ve arkasında başka kelimeler de vardı. koskoca bir cümleydi o” diye cılız bi sesle bile itiraz etmeye davranamayacak kadar büyük bir sessizlik olmalıdır. ve çok da yakışır tam da oraya bu sessizlik. özenle, olur…

    neo, afiyet olsun:)

    justine, güzel uyumana çok sevindim:)

  27. aglea,

    buranın coşmasında senin payın büyük :) klanımıza dair yorumların uyandırdı bizi, “öyle miyiz hakkaten” diye? ben de son tahlilde çok sevindim tanıştığımıza. başka “besmelesiz girilmez bu arkaaşların arasına valla” diye düşünen varsa, onlara da seslenelim burdan, “gelsenize blog çok güzel” :)

    ***

    pa,

    super natural tamamdır, hep iyi dizi mi izliycez, hem ben severim şeytanlı, melekli, hakikat arayışlı şeyler :P baştan izliycem.

    luther’le sherlock karşı karşıya gelseler, kesin gerilirlerdi, luther sherlock’a bi tane patlatmak isterdi, sherlock da kibriyle kayıtsız görünmeye çalışırdı. patrick de araya girip “beyler, çay içer misiniz” diye sorardı :)

    ***

    justine,

    kara komediymiş hakkaten, lütfen üzülme ve unut. insanların derdi nedir, anlamak çok zor bazen.

    gevrek güzel miydi? :) arabası olan bir arkadaşla hava da güzel diye bakırköy’e ekler almaya gittik (tatlı için çin’e giderim, o derece) ara sokaklardan birinde bulduk, ekler ve paskalya çöreği aldık. gittiğimize değdi, ekler benim sevdiğim gibi beyaz kremalıydı, üzerindeki ince tabaka karamel de bonusu oldu. hava güneşli ve açıktı, florya’da kıyıda oturup inişe geçen uçakları izledik. ne zamandır açık havada vakit geçirmemiştim, sersemledim biraz.

    ***

    peri,

    dizilerle ilgili söylediklerin çok doğru, leyla ile mecnun’u beğenmeyen, bunun nesi komik diyen arkadaşlarda bu teslim olmama durumu var, o absürd dünyaya inanman şart tadını çıkarman için.

    olivia’yı öyle anlatmışsın ki, sevmediğime pişman oldum biraz :) digiturk’te rastlıyorum bazen, dur bi daha bakayım şu fringe’e.

    mesafe konusunda da doğru demişsin, ben de mesafeye inanırım, elzem olduğunu düşünürüm ama bazen de kendim aşarım saçma bi şekilde, sonra da dönüp kendime bakıp pişman olurum, ne gerek vardı diye.

    evet evet, neşeye paha biçilemez :)

  28. hakkaten blog çok güzel görünüyor, hemen atlıyorum:)
    aglea’nın dediği yorum yazmadan önce besmele çekme durumları bende de oluyor. hatta şöyle bir kabusum var, çok heyecanlı, coşkulu bir yorum yazmışım mesela, aradan haftalar geçiyor, yoruma cevap yazılmıyor, yorumum orada boynu bükük, gariban kalıyor. hatta kötü çocuklar yanımdam geçip hahaha şuna baksana, diye işaret edip gülüyorlar falan:)
    sanırım bu yorum yazma işinde en cesaretli olduğum yer justine’in, alkım’ın ve yeni yeni yazmaya başladığım aglea’nın sayfası, orda düşersem yaralanırsam öperler geçer gibi hissediyorum. (hemen dramatiğe bağla:)) bir de yorum yazdıktan bir süre sonra bazen yazdığım yorumları okuyunca “off neler saçmalamışım gene” hissiyatı da oluyor bende. bir de ne diyeceğine karar verememe durumları oluyor, siz mi desem, sen mi desem, ne desem:) evet, neolitik hanım olunca isim, insan baştan bir siz deme gereği hissediyor:)
    içimden geldiği gibi söyliyim o zaman, neo, atkın pek güzel olmuş, benim de atkı öresim geldi, tatilde eminönü’ne gitme planlarım vardı ama hava muhalefeti nedeniyle bütün planlarım iptal oldu, bakalım ne zamana giderim de artık yün alırım, keçe alırım, boya kalemi alırım. ayrıca bloğun yeni tasarımını da çok beğendim, bu mobilyalarla bu duvar rengi yakışmış:)
    sevgiler herkese.

  29. merhaba zerka,

    iyi ki geldin :) ben yorumlara çok kıymet veriyorum blog işine başladığımdan beri, mutlaka cevap veriyorum, başkalarına yazdığımda da bi cevap bekliyorum illa ki.

    neolitik hanım’ın öyle bi havası var evet, seçtik bi kere, hikayesi de var filan… “neo” kısa versiyonu iyi bir çözüm bu mesele için.

    yahu, blogu değiştirdim kimse bi şey demedi diye içleniyordum ben de (gerçi justine tilkiyi beğenmişti bak, hakkını yemeyeyim) çok teşekkürler.

    benden de sevgiler.

  30. Eline sağlık, özeniyorum bu örgü örebilme hallerine. Aslında geçmişte koca koca kazaklar, hırkalar örmüşlüğüm var. Ama o yirmi yıl önce falandı. Yine örmek istiyorum ama olmuyor bir türlü. Anladım ki o devir başka devirdi. Her şeyden önce bilgisayar yoktu. Sorun şu ki fazla dizi, film,vs. izleyemiyorum artık. Örgü de öyle boş boş duvara bakarak olmuyor. İlla beraberinde bir şey yapmam lazım. Ee öyle ev gezmesi de pek kalmadı ki eskisi gibi sohbet ede ede örelim. İşte böyle saçma bir bahanem var kendimce. Örgü örerek kitap, blog okuyabilir miyim ki ? Bu konuda naçizane tavsiyelerini beklerim.

    Blogun yeni halini tabii ki farkettik. O tilkiye bayılıyorum ben. Bu arada taaa Bakırköy’e ekler almaya gitmeni çok takdir ettim. Ara sokak lezzetlerine bayılırım. Merak ettim o tatlıhaneyi :)

    Endişeli Peri için ufak bir not: Aradığı Barnes kitabı (Mutfaktaki Tarifbaz’dan bahsediyor sanırım) Çiya yayınlarından ve Kadıköy çarşısındaki büyük Çiya’da bulabilir. Oradan aldım ama henüz okumadım. Başka bir yerde de rastlamadım. Peri Kadıköy çarşısına sık sık gittiğine göre oradan alabilir.

    Sevgiler,

  31. sesli kitap veya radyo dinlerken örsen? ben genelde dizi izlerken örüyorum, tek başına örgü beni de kesmiyor :) “multi task” insanlar olduk giderek.

    eklerci bakırköy’ün o ana caddesi var ya, avm’lerin olduğu, ordan sahile doğru inen sokaklardan birinde, kartopu sokak’ta, gültekin pastanesi. biz biraz zor bulduk ama değdi, üzeri karamelli olanlar favorim :)

    tilkiyi ben de seviyorum, evcil hayvan olsa bakmak isterdim evde.

    sevgiler

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s