“bir sonbahar konaklar sesimde”

“ikea katalogu çıktı, hırkalar, çoraplar çekmecelerde sabırsızlanıyor, akşam üstleri balkonlarda narin omuzlara şal aranır oldu, neolitik hanım’ın sonbahara dair bir sözü yok mu” diye sormuyorsunuz hiç? siz de haklısınız, bu düzensiz yazı periyoduyla unutup gitseniz yeridir.. neyse, yazısına neden bir türlü yazamadığını yazarak başlayan yazarların acıklı durumuna düşmeyeyim şimdi :/

şule gürbüz’ün bir+bir dergisindeki röportajı, yazma ve okuma üzerine düşündürdü beni biraz. neden ve nasıl yazar insan ve sonra nasıl yazamaz olur? diyor ki gürbüz, “yazma süreci” diye bir şey aslında yoktur, “olma süreci” diye bir şey vardır. İnsan yazabilecek hale geldikten sonra, yazmak bir şey değil, oturulur, yazılır.” 

tabii, o blog yazma sürecini değil öyküdür, romandır kastediyor da ben de kendime pay çıkardım işte. eskiden yazdığım mevzulara bakıyorum da bir süredir çoğu hayatımın bir parçası değil, artık başka şeylere vakit ayırıyor, başka şeylere bakıyorum. insan yazabilecek halde olunca yazmak bir şey değil gerçekten, oturuluyor yazılıyor. “olma sürecinde” yaşanılan değişim, oyalanıp durulan şeylerin yerini hakiki şeyler alsın çabası, onların da öyle ha deyince yazılacak şeyler olmaması derken, insan yazabilecek hal’den biraz uzağa düşüyor…

az ve yavaş da olsa yine okuyorum aslında, şehri geziyorum, hiç görmediğim, daha önce bakmadığım yerlerini görüyorum. şehir kendini açıyor sanki… perdeleri kalkıyor camilerin, türbelerin, çeşmelerin; eski evlerle dolu sokaklar, tenha merdivenler, nasılsa yeşil kalmış arsalar, çeşit çeşit ağaçlar, çiçekler çıkıyor karşıma…

sonbaharın gelişi mutlu ediyor, sabahları rüzgarın önüne katıp sürüklediği bulutlara bakıp bildiğin seviniyorum, bulutlar hep aynı yöne gidiyor gibi sanki, bir arkadaşım, denizdeki minik beyaz dalgaları kastederek “deniz kuzulamış” diyor, hoşuma gidiyor. kitapçı vitrinleri cezbediyor, yeni kitaplar alıyorum, defterim bitse de yenisine geçsem diyorum, dolma kalemlerimi temizliyor, renkli mürekkepler dolduruyorum.

baktığım, gördüğüm şeyleri, onların bendeki yansımalarını yazabilir hale gelirsem, oturur yazarım inşallah. o vakte kadar, böyle karabatak periyodunda devam edecek gibi görünüyor.

*başlıktaki artık “blogun resmi şairi” olarak gördüğüm birhan keskin’den… ilk dönem şiirlerinden bir dize.

** şule gürbüz röportajı çok iyi. edebiyat, müzik, boyacıköy, emirgan, beykoz… okumanızı isterim.

*** fotoğraf flickr’dan

Advertisements

8 thoughts on ““bir sonbahar konaklar sesimde”

  1. Evet, bugün isteksizce battaniyeyi de çıkarınca sonbaharın gelişi kesinleşti. Ama şikayetim yok, Eylül en sevdiğim ay. Yazdan çok şikayet ettim bu sene, inşallah kış beni pişman etmez.
    İstanbul’u keşfetmek için en güzel zamanlar. Bir kez başladın mı duramıyorsun. Eski mahallelerde “yeni” sokakları geziyorum ben de sık sık. İlk kez geçtiğim yerler heyecanlandırıyor beni. Kaostan uzak o sakin mahalleler şaşırtıyor. Mutlu ediyor beni bu şehir.
    Şule Gürbüz’ü ilk senden duymuştum, o zamandan beri kaçırmamaya çalışıyorum. Röportaj tabii ki okunacak, sağol haber verdiğin için.

    Ne konuda, ne zaman yazarsan yaz okumak bir zevk.

    Keyifli sonbaharlar,

  2. Çok severim şehri gezmeyi, yeni sokaklar, evler görmeyi. Rüyamda doğduğum semte giderim bazen.
    Ne çok yeni kitap var di mi, bugün Alkım’a baktım ben de, ama arsızlık edip almadım, evdeki onyüzmilyon kitap okunmayı bekliyor :)

  3. Karabatak peryodu da olsa yaz sen Neocuğum, yeter ki bu sayfanın sesi kesilmesin.
    Geçen gün Birhan Keskin’in bir şiirini okudum, birden karşıma çıktı ve oturdum C.’ye mektup yazdım. Bazı dizeler gece filan dinlemiyor, götüreceği varsa ve sen hazırsan gitmeye elinden tutup götürüyor bir yerlere. “öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda”, böyle diyordu şiirde. Keskin, iyi bir şair, ben fazla tanımazdım ama büyük eksiklikmiş, bloğuna yaptığın resmi şair seçimini destekliyorum kısaca, haklıymışsın sen;)

    Sarılıyorum, çok sevgiler.

  4. Tam da “Neocan’ın blogda sesi çıkmıyor, hayırdı?” diye düşündüğüm sıra yazmışsın. :)
    İstanbul’un en güzel günleri Mayıs ve Eylül’de, her gün işe gitmesem de gezsem havasındayım. ;)

  5. ne güzel bir sonbahar yazısı olmuş bu neo! elimde kahvem öyle keyifle okudum ki. sonbaharı ben de çok seviyorum, hatta her sonbahar gelişinde (sarı sarı yapraklarla:) o eski günlerin hatrına bir okul alışverişi yapmak geliyor içimden. defterler, kalemler, kalemlikler, vs.

    1+1’i söylediğin iyi oldu, alacağım mutlaka.
    çok sevgiler.

  6. şule gürbüz röportajını okudum. kelimeleriyle, o zamanın dışındaki atmosferiyle tadı damağımda kaldı, ne zamandır böyle güzel bir röportaj okumamıştım.
    teşekkürler neo. sevgiler.

  7. Yazınız somutlaştı, sese dönüştü, uzanıp sarıldım neolitik hanım. Kendi döneminin pek ünlü sanatçılarından birine -ama unuttum Duras mı Rodin mi kimdi unuttum- bir muhabir sormuş “yazmak nedir?”, “yazmadan duramamaktır” demiş. Yazmak, eylemin süreğenliğinden mi, içinde olunan ruh halinden mi böylece yanıtlamış bilmem. Hep aklıma gelir yazmak deyince. Durağanlığa inat, yazsanız neolitik hanım, burada sayfanızdan hep yüzü gülerek ayrılan biri var diye itiraf ederim. (:

    Sevgiyle.

  8. “deniz kuzuladı”…güzelmiş : )

    ama bu ifade talihsiz bir biçimde bir tanker dolusu koyunun boğaza gömüldüğü haberini hatırlattı. tankeri ( ya da gemiyi?) gidip lehimlemiş, içinde çürüyen koyunların sulara sızmamasını sağlamışlardı. soluk alan herşey kire ve zehire dönüşüyor. evet, sonbahar temizliğin habercisi. beyazını da alıp gelecek kışın. (annebenarieloldum.com) :) çok güzel yazıyorsun, öpüyorum

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s