İyileşme bahçesi

IMG_0028

Sincapların her zaman acelesi var, kabarık fırça kuyrukları, neredeyse bir ağırlığı yokmuş gibi incecik vücutlarıyla bahçede bir aşağı, bir yukarı koşturup duruyorlar. Kuş yemi koyduğumuz ahşap yemliğin ilk ziyaretçileri de hep onlar, kutunun içine bir güzel yerleşip önce çekirdekleri yemeye başlıyorlar. Çocukluğumuzun mahalle aralarında bütün gün pencereden sokağa bakan biraz yalnız, biraz geveze teyzeleri andırıyor halleri, yemliği doldurur doldurmaz gelen sincabi görünce “Şadıman Abla geldi yerleşti yine” diye gülüyoruz sabahları…

IMG_0092

Evet, artık bir bahçemiz var, dört yıl Üsküdar’ın tepesindeki köhne bir kuleden İstanbul’un o meşhur siluetini seyrettikten sonra yeryüzüne indik. Yeşerip güçlensinler, gürleşsinler diye gözünün içine baktığımız cılız çimenler, dallarında sincaplar koşturdukça minik yapraklarını kahvaltı soframıza konfeti gibi yağdıran üç sedir, en sıcak yaz günleri bile gölgesinde serinlediğimiz heybetli bir meşeyle yaşıyoruz. Küçük ama canlı bir bahçe, sardunyalar, çizgili petunyalar, tohumdan filizlendirip yetiştirdiğimiz için hafifçe gururlandığımız Latin çiçekleri (frenk teresi de deniyor), burada bulunca sevindiğimiz vapur dumanı, maceralarını instagramda yazdığım sabah sefaları (morning glory daha şiirsel geliyor kulağa, biz de öyle diyoruz), mis kokulu biberiye ve şimdilerde de kasımpatılar resmi geçit halindeler. Havaların biraz ısınmaya başladığı bahar günlerinden beri neredeyse bütün zamankimizi bahçede geçirdik. Buraların meşhur sivrisinekleri (çizgili oldukları için tiger deniyor) ile epey yakınlaştım, evin altına yuva kurmuş eşek arıları iki kere hatırımı sordu :) ama olsun, bahçe çok iyi geldi. Sessizliğiyle, her gün değişen, yenilenen halleriyle sarıp sarmaladı, iyileşmeme yardım etti.

Geçtiğimiz haftalarda bir otelin penceresinden hiç tanımadığı insanların üzerine ateş açan, 59 kişiyi öldürüp yüzlercesini yaralayan adamı duymuşsunuzdur. Dünyanın ne de kötü bir yer (dünya’nın Arapça aşağı anlamına gelen deni’den gelmesi boşuna değil) olduğunu bir kez daha hatırlatan bu dehşet eyleminden çok, haberlerde gördüğüm bir şeyi düşündüm sonraki günlerde. Konser kalabalığının üzerine açılan ateşle insanların hayatını kaybettiği, yaralandığı şehirde bir-iki gün içinde bir healing garden (iyileşme bahçesi) kuruldu, ağaçlar, çiçekler, mumlar, oyuncaklar, sevdiklerini orada kaybedenlerin hislerini yazdıkları küçük notlar, öldürülenleri hiç tanımasalar da Las Vegaslıların duygularını ifade etmek için yazıp bıraktığı kartlar vardı fotoğraflarda.

Haberin detaylarını okuyunca bu sefer de aslında dünyanın nasıl iyi bir yer olduğunu hatırlar gibi oldum. Olayın ertesi günü bahçe düzenleme isleri yapan biri belediyeyi arayıp “Bir bahçe mimari olarak şehrin yastan çıkmasına nasıl yardımcı olabilirim diye sordum ve aklıma bahçeden başka bir şey gelmedi. Bahçe hayat kaynağıdır, insanlara huzur verir” deyince belediye hemen kendisine bir alan göstermiş. Mimar, bahçenin planını bir kâğıt peçete üzerine çizmiş, duyurular yapılmış ve bağışlar gelmeye başlamış. Bir fidanlık, kaybedilen 59 can için 59 tupelo ağacı bağışlamış, bir başka fidanlık daha küçük ağaçlar ve çalı cinsi bitkiler, Las Vegas’ın ünlü otellerindeki sihirbazlar bahçenin ortasına büyük bir meşe… İyileşme bahçesi için binden fazla kişi maddi olarak ya da bizzat çalışarak destek vermiş. İnsanlar notlar bıraksın diye ağaçların arasından geçilerek varılan bir ahşap pano hazırlanmış. “Bahçe kurma fikriyle amacımız sadece bahçeyi tamamlamak değil yapım süreciydi” demiş peyzaj mimarı, acı içindeki insanları bir araya getirmek, birlikte çalışmak ve yıkım yerine neşe ve güzellik ortaya koymak… Nevada Üniversitesinden öğrenciler gelip çalışmış, California’dan biri vinciyle gelip bir ağaç dikip yine vinciyle geri dönmüş, gün doğumundan sonra gelen iki Budist rahip bahçede dua etmiş, yaralılar için kan bağışında bulunduktan sonra tek tek her ağaca dokunmuşlar.

Hayatımda hep bitkiler, hayvanlar vardı, salonda Japon şemsiyeleri, baharda sümbüller, yazın sardunyalar, fesleğenler ve kediler vs. ama tabiatın, bahçenin, ağaçların, hayvanların iyileştirici etkisinin ne kadar güçlü olduğunu anlamam için bir fırtına atlatmam gerekiyormuş. Kız Kulesinden çıkıp bir tufanla okyanusu aşmak, yorgun ve kırgın, bir bahçenin kıyısına vurmak, sonra her yeni açan çiçekle, her zıpır sincapla, güzellikleri ve neşeyi yeniden hatırlamak…

Aslında dünyanın tamamının bir iyileşme bahçesine dönmesi gereken bir dönemden geçiyoruz, insanlar bahçelerde oturup iyilik düşünmesinler diye uğraşan, ruhlarını karanlığa teslim etmişlerin hüküm sürdüğü bir zaman dilimi… haksız yere kapatıldıkları yerde, değil bahçeye bir çiçek yaprağına, bir gökyüzü parçasına hasret onca insanın yaşadıklarını tahayyül etmeye çalıştığımız zor zamanlar…

Belki onlar oralarda bizim gördüklerimizin ötesinde zengin bahçe hayalleri içinde ümitlerini diri tutabiliyorlardır, belki hepsi pek yakında özgürlüklerine, sevdiklerine kavuşacaklardır.

Kendi küçük iyileşme bahçeme bakarak tüm kalbimle bunun böyle olmasını diliyorum.

Advertisements

Bir veda hatırası olarak ginkgo biloba yaprakları

Ramazan’ın son günleriydi. Neo ve Çiço son birkaç Ramazan olduğu gibi Hırka-Şerif ziyareti için sabah erkenden karşıya geçtiler. Hüzünlü ve tenha bir Ramazan yaşamışlardı. Birkaç iftar daveti dışında oruçlarını hep evde açmışlar, geçen yıllara göre pek az misafir ağırlamışlardı. İftar saatlerinde meydandaki iftar çadırından ilahiler arasında sıkıştırılmış çığırtkan parti nutukları yükseliyordu. Her akşam gittikleri teravihlerin de tadı kalmamış, kutuplaştıran siyasetin ağır ve zehirleyici havası camiye de sirayet etmişti.

Hırka-i Şerif ziyareti kırgın kalplerine çok iyi gelecekti.

Fatih’in sabah trafiğinde Hırka-i Şerif Camiine ilerlerken, önümüzdeki sene de gelebilecek miyiz diye sordu kendi kendine ve yine o huzursuzluk hissine kapıldı. “Ramazan’ın en özel ziyaretine giderken nereden çıkıp geliyor bu negatif sinyaller canım? diye kızdı ve yine üzerinde durmamaya karar verdi.

Taksiden inip cami avlusuna girdiklerinde birden bulutlar toplandı ve tatlı bir yaz yağmuru başlayıverdi. Yolda gelirken hiç bulut yoktu, yağmur sanki sadece o mübarek mekânın üzerine yağıyordu. Ilık damlaların altında camiye girmek için sıra beklerken, yerdeki yapraklar dikkatini çekti, farklı bir biçimleri vardı, yarım çiçeklere benziyorlardı. Kimisi yeşil, kimisi daha şimdiden güz renklerinde bir sürü yaprak. Birkaçını alıp ajandasının arasına koydu. O yaprakların da zihninde beliren tekinsiz sorular gibi, şehirdeki son günlerine dair işaretler olduğunu henüz bilmiyordu.

Camii çıkışında yağmur dinmişti, sıcak ve nemli gün kaldığı yerden devam ediyordu.

Aynı yapraklar çok değil birkaç hafta sonra Üsküdar’ı geride bırakarak gidecekleri okyanus aşırı yeni şehirde tekrar karşısına çıkacaktı. Ruhlarını alt üst eden o yolculuk sonrası geldikleri şehirde akşamüstleri parkta uzun yürüyüşler yaparak iyileşmeye çalışıyorlardı. Sıcak bir yaz akşamı sessizce yürürlerken kaldırımda yaprakları gördü ve tanıdı. Yarım çiçekler gibi, kenarları dantelalı zarif ginkgo bilobalar…

Meğer Hırka-i Şerif’in avlusundan alıp ajandasının arasına koyduğu o yapraklar, yakında buradan çok uzaklara gideceğini, başka bir ülkede yeni bir hayata başlayacağını fakat korkmasına gerek olmadığını, nereye giderse gitsin yolunu Hırka-i Şerif’teki manaya çıkaracak işaretleri bulacağını söylemişti Neo’ya… Dünyanın hiçbir yeri yabancı değildi, “Allah’ın arzı genişti”, zor bir yolculuğa çıksa da onu hep “evinde” ve emniyette hissettirecek aşinâ bir şeyler bulacaktı…

Nasıl geçireceğini bilmediği kış için hazırlık yapması gerekmiyordu evet, onun için yapılmış İlahi bir plan vardı.

Not: Ginkgo biloba Türkçe mabet ağacı demekmiş, Hırka-i Şerife dikilmesi boşuna değil demek ki…