Badem. Güle güle benim güzel kızım…

image

bir rüya görmüştüm geçen pazar, kar yağmıştı, çokça yağan karın üzerine yatmış, vücudumun şeklini çıkarmaya çalışıyordum, sol tarafı olmadı galiba diye uğraşıyordum. uyandım ve endişelendim, mevsimsiz yağan kar görmek iyi şeylerin habercisi değildi, biliyordum. rüyamı kimseye anlatmadım önce, sadaka kutusuna biraz para attım ama tedirgindim. ankara’daki patlamadan bir gece önce kardan kapanan yolları, birilerinin gelip beni almasını boşuna beklediğimi gördüğüm rüyayı unutmaya çalışıyordum.

Badem bir süredir akşam yemeklerinden sonra arka odada, kitaplığın önündeki minderine oturuyor, yanımıza gelmiyordu. gidip bakıyordum, karanlıkta öyle oturuyordu, uyumadan. “Badem kızım neden karanlıktasın, gel hadi yanımıza” diyordum, bazen geliyor, bazen oturmaya devam ediyor, sonra da uyuyordu. daha uzun saatler uyuyordu bir süredir. çok mu yediriyoruz acaba, ya da hava soğudu ondan mı? diyorduk. salonda yanımızdayken illa ki kucağıma yatmak istiyordu. sabah namazından sonra kanepede güneşin ilk ışıkları Üsküdar’a düşerken, Badem kucağımda tatlı bir uykuya dalıyordu. çayın suyu kaynıyor, kucağımdan onu kaldırmaya kıyamadığımdan demlemeden soğuyordu. yemek bitmişse, masa toplanmış, ayakta dolanıyorsam yanıma gelip otur da kucağına yatayım diyordu hep. hiç geri çevirmiyordum onu, alıyordum, güzelce yerleşip uyuyordu.

çarşamba akşamı da öyle oldu, sandalyede otururken yanıma geldi, aldım ama rahat edemedik, biraz tombuldu malum, önce sağ tarafa yattı, biraz öyle kaldı. sonra kalktı, yüzüme baktı, ben de baktım, “rahat edemedin mi düdük?” diye güldüm. bir daha baktı bana, ben de ne istediğini anlamaya çalışarak baktım. birkaç dakika sonra da rahat etsin diye kucaklayıp kanepeye geçirdim, oturur oturmaz tuhaf bir ses çıkardı, başı düştü, vücudu hafifledi, panikle “Badem ne oldu, Badem ne oldu?” deyip yere koydum, hiç kıpırdamıyordu, Emine kalktı hemen, elini ağzına soktu, boğazına bir şey mi takıldı diye ama nefes almıyordu, uyuyor gibiydi. geri getirmek için çok uğraştık kendimizce, sırtına vurdum, kalbine masaj yaptık ama canı bir anda kuş gibi uçup gitti…

Badem şimdi Bağlarbaşı’nda onun gibi tombul kozalakları olan çok güzel bir fıstık çamının altında yatıyor. Bembeyaz bir tülbende sardı arkadaşlarım onu, son kez kucağıma aldım, hafiflemişti sanki, yüzü kıbleye dönük toprağa yatırdım. yanına bir kalp koydum. üzerini örtüp, ayak ucuna bir asma diktik.

o çok sevdiği yatağını, mama kabını, kumunu kaldırdım ama ne çare, boşlukları nesnelerin kendisinden daha etkili hatırlatıcılar… bu ev bizden çok onundu, her köşesi, her eşyası Badem’indi. Yaşlıydı evet, sorduklarında hep birkaç yıl eksik söylüyordum yaşını, kendimi hazırlamaya çalışıyordum.

Öleceğimizi bilerek yaşıyor, bu dehşetli bilgiye rağmen gülüp, sevebiliyoruz. Buna bir gün sevdiklerimizi de kaybedeceğimiz bilgisini ekleyerek hayata devam ediyoruz. İnsanı yaratırken kendi ruhundan üfleyen Allah iyi ki muhabbeti kalbimize koyuyor. Birini sevmek o kadar güzel, o kadar güçlü ki kaybetme korkusunu yeniyor. Sevmek korkmaktan her zaman daha güçlü. Korku arada bir gölge gibi geçse de sevmekten vazgeçiremiyor kalbi olanı, insanı, kediyi, köpeği, sevdikçe sevesin geliyor.

Bir arkadaşım cennet kedisi Badem diye seviyordu, şimdi öyle bir yerde hayal ediyorum onu, yaşlı bedeninin, yürürken çıtırdayan eklemlerinin bağlarından kurtulmuş, ağaçlara tırmanıyor, en sevdiği japon şemsiyesinin dallarını çiğniyor, derelerden taze su içip bizi bekliyor.

bir sonbahar günü gelmişti bana, yalnız, kederli zamanlarımın eşlikçisiydi, sahur arkadaşımdı. bu kışı beraber geçiririz diye umuyordum, bir sonbahar sabahı uğurladım onu.

Badem. Güle güle benim güzel kızım…

Advertisements

belki üstümüzden bir bulıt geçer :)

sabah

 

serpil’in yorumlarında pek güzel buyurduğu gibi ağlamayı bırakayım da yazayım diy mi? limoni hanım’ın mektubu saylanmaz, şöyle neolitik tarzı bulıt bulıt bi şeyler, semt değişikliği, badem’den haberler, sabah koşuları, kitaplar filan…

* efenim, limoni hanım’ın mektubunda söylediği gibi neolitik hanım artık üsküdar’da… gümüşsuyu’nu geride bıraktı, yalnız bir semti değil hayatının bir dönemini de… (kendisinden 3. tekil şahıs bahsetmek de nerden çıktı yahu, sarıgül gibi, “neolitiği çok üzdüler” eheh) neyse sulandırmayayım, umre ile taçlanan şen maneviyat yolculuğu sonrasında yaşadığım yere dair de şiddetli bir değişiklik ihtiyacı hasıl oldu. fatih’e, eminönü’ne (malum çok severim), eyüp’e, üsküdar’a yolum daha sık düştükçe gümüşsuyu’nu yabancı bir şehir gibi algılar oldum. o steril sessizliği, esnafsızlığı, apartmanları filan, ne bileyim gurbet gibi gelmeye başladı. “ha üsküdar’a köşke mi taşındın, bahçeli katın mı var hayrola?” derseniz, değil tabii ama güzel komşulukları olan bir konumdayım şimdi. aziz mahmud hüdai hazretleri çağırınca (bkz. çağrılmadan gidemezsin) umre arkadaşım çiço’yla birlikte taşındık, hem de mihrimah sultan’a komşuluk nasip oldu. (restorasyonu bitsin diye aylarca beklediğimiz camiyi ayrı bir yazıda anlatayım inşallah)

* badem hanım da üsküdar’da pek mutlu. ev bol güneş alıyor, en sevdiği köşe limon ağacının altı, minderlerinin üzerinde kıvrılıp yatıyor. birkaç aydır diyette, yok öyle eskisi gibi bir tabak dolusu tavuk yemek, porsiyonları küçüldü, maması light, başta pek sinirliydi ama giderek alıştı, biraz kilo da verdi. üç zıplayışta çıkamadığı kanepeye tek seferde hopluyor, odadan odaya depar atıyor :) bi de kapıya gelen bir tekir kedi ile tuhaf bir ilişki kurdu. başta önüne katıp merdivenlerden aşağı kadar kovalıyordu, şimdi bazen koklaşıyolar, bazen bizimki tırıs tırıs içeri kaçıyor… tekir de inatçı bi şey, “bu evin kedisi var, bana burdan ekmek çıkmaz” demiyo, dört kat tırmanıp paspasa kıvrılıyor. bakalım olaylar nasıl gelişecek?

* eylülden beri sabahları gün doğmadan kalkıyorum (bu aralar 6.30 gibi), namaz sonrası da tekrar uyumuyor, güne başlıyorum. erken kalkınca zamanın nasıl bereketlendiğini görüyorsunuz, kahvaltıya kadar geçen sürede neler neler yapılıyor, bir şeyler okumak, akşam için bi çorba kaynatmak, bugünlerde üsküdar’dan harem’e kadar koşmak (ehem hepsi aynı günde diyil tabi…) yıllardır geç saatlere kadar uyuduğum günlerime yanıyorum, neyse… ne zamandır hiç hareket etmiyorum, spor napsam diye dertleniyordum, ev üsküdar sahiline çok yakın, e sabah erken de kalkıyorsun, ne duruyorsun koşsana dedim. bir de murakami’nin koşmasaydım yazamazdım kitabını gördüm,”tuğla gibi romanlar yazamıyor olabilirim (henüz :P) ama ben de koşarım ki!” diyip bi heves başladım. önce iyi bir koşu ayakkabısı araştırdım, koşu malzemeleri sektörü bildiğiniz gibi değil dostlar, o kadar çok çeşit var ki! ayağı minimal destekleyip çıplak ayak koşu hissi veren mi istersiniz, yoksa pofidik, adeta bulutlar üstünde koşturan mı? sonunda işin içinden çıkamayıp sırf koşu malzemeleri satan bi yer var beşiktaş’da, oraya gittim, Allah’ını seven üzerime koşu ayakkabısı atsın dedim :) ayak tabanımın şeklini çıkartıp, orta destekli bi ayakkabı önerdiler. görevli, “siz yeni başlıyosunuz, maraton, yarış vs koşacağınız yok, jogging tadında (evet tam olarak böyle dedi) koşacaksınız, bu uyar” dedi. ilk birkaç gün zorlandım, “acı yok neo, acı yok!” diye paraladım kendimi ama şimdi alıştım, hem günün ilk vapurlarını, kız kulesini, kedileri, martıları, bulutları, rüzgarı selamlayarak güne başlamak gibisi yok. dönüşte sıcak simit de cabası :)

* kitaplar dedim ama en iyisi onları ayrı bir yazıda anlatmak. okuma pratiğim değişti biraz, eskiden birkaç kitabı bir arada okumazdım ama şimdi iki bazen üç kitap okuduğum oluyor. mini ipad’im lûlû sayesinde e-book’lara sardırdım, şen maneviyat yolculuğuna eşlik edecek bi şeyler, eskisi kadar olmasa da polisiyeler filan…

öyle işte… daha anlatacak çok şey var. (yalnız çenem düşmüş biraz galiba, bulıtlar aldı başını gitti eheh) ekmek pişirme maceraları (hey gidi neo, eskiden makaron eteklenmedi diye endişelenirdi şimdi ekşi maya kabaracak mı diye :), üsküdar-karaköy vapur hikayeleri, avokado çimlendirme projesi, doğal malzemeli deterjan imalatı, bir kış klasiği olarak tığ işi battaniye filan…

pekiy siz neler yaptınız bunca zaman, hmm?