belki üstümüzden bir bulıt geçer :)

sabah

 

serpil’in yorumlarında pek güzel buyurduğu gibi ağlamayı bırakayım da yazayım diy mi? limoni hanım’ın mektubu saylanmaz, şöyle neolitik tarzı bulıt bulıt bi şeyler, semt değişikliği, badem’den haberler, sabah koşuları, kitaplar filan…

* efenim, limoni hanım’ın mektubunda söylediği gibi neolitik hanım artık üsküdar’da… gümüşsuyu’nu geride bıraktı, yalnız bir semti değil hayatının bir dönemini de… (kendisinden 3. tekil şahıs bahsetmek de nerden çıktı yahu, sarıgül gibi, “neolitiği çok üzdüler” eheh) neyse sulandırmayayım, umre ile taçlanan şen maneviyat yolculuğu sonrasında yaşadığım yere dair de şiddetli bir değişiklik ihtiyacı hasıl oldu. fatih’e, eminönü’ne (malum çok severim), eyüp’e, üsküdar’a yolum daha sık düştükçe gümüşsuyu’nu yabancı bir şehir gibi algılar oldum. o steril sessizliği, esnafsızlığı, apartmanları filan, ne bileyim gurbet gibi gelmeye başladı. “ha üsküdar’a köşke mi taşındın, bahçeli katın mı var hayrola?” derseniz, değil tabii ama güzel komşulukları olan bir konumdayım şimdi. aziz mahmud hüdai hazretleri çağırınca (bkz. çağrılmadan gidemezsin) umre arkadaşım çiço’yla birlikte taşındık, hem de mihrimah sultan’a komşuluk nasip oldu. (restorasyonu bitsin diye aylarca beklediğimiz camiyi ayrı bir yazıda anlatayım inşallah)

* badem hanım da üsküdar’da pek mutlu. ev bol güneş alıyor, en sevdiği köşe limon ağacının altı, minderlerinin üzerinde kıvrılıp yatıyor. birkaç aydır diyette, yok öyle eskisi gibi bir tabak dolusu tavuk yemek, porsiyonları küçüldü, maması light, başta pek sinirliydi ama giderek alıştı, biraz kilo da verdi. üç zıplayışta çıkamadığı kanepeye tek seferde hopluyor, odadan odaya depar atıyor :) bi de kapıya gelen bir tekir kedi ile tuhaf bir ilişki kurdu. başta önüne katıp merdivenlerden aşağı kadar kovalıyordu, şimdi bazen koklaşıyolar, bazen bizimki tırıs tırıs içeri kaçıyor… tekir de inatçı bi şey, “bu evin kedisi var, bana burdan ekmek çıkmaz” demiyo, dört kat tırmanıp paspasa kıvrılıyor. bakalım olaylar nasıl gelişecek?

* eylülden beri sabahları gün doğmadan kalkıyorum (bu aralar 6.30 gibi), namaz sonrası da tekrar uyumuyor, güne başlıyorum. erken kalkınca zamanın nasıl bereketlendiğini görüyorsunuz, kahvaltıya kadar geçen sürede neler neler yapılıyor, bir şeyler okumak, akşam için bi çorba kaynatmak, bugünlerde üsküdar’dan harem’e kadar koşmak (ehem hepsi aynı günde diyil tabi…) yıllardır geç saatlere kadar uyuduğum günlerime yanıyorum, neyse… ne zamandır hiç hareket etmiyorum, spor napsam diye dertleniyordum, ev üsküdar sahiline çok yakın, e sabah erken de kalkıyorsun, ne duruyorsun koşsana dedim. bir de murakami’nin koşmasaydım yazamazdım kitabını gördüm,”tuğla gibi romanlar yazamıyor olabilirim (henüz :P) ama ben de koşarım ki!” diyip bi heves başladım. önce iyi bir koşu ayakkabısı araştırdım, koşu malzemeleri sektörü bildiğiniz gibi değil dostlar, o kadar çok çeşit var ki! ayağı minimal destekleyip çıplak ayak koşu hissi veren mi istersiniz, yoksa pofidik, adeta bulutlar üstünde koşturan mı? sonunda işin içinden çıkamayıp sırf koşu malzemeleri satan bi yer var beşiktaş’da, oraya gittim, Allah’ını seven üzerime koşu ayakkabısı atsın dedim :) ayak tabanımın şeklini çıkartıp, orta destekli bi ayakkabı önerdiler. görevli, “siz yeni başlıyosunuz, maraton, yarış vs koşacağınız yok, jogging tadında (evet tam olarak böyle dedi) koşacaksınız, bu uyar” dedi. ilk birkaç gün zorlandım, “acı yok neo, acı yok!” diye paraladım kendimi ama şimdi alıştım, hem günün ilk vapurlarını, kız kulesini, kedileri, martıları, bulutları, rüzgarı selamlayarak güne başlamak gibisi yok. dönüşte sıcak simit de cabası :)

* kitaplar dedim ama en iyisi onları ayrı bir yazıda anlatmak. okuma pratiğim değişti biraz, eskiden birkaç kitabı bir arada okumazdım ama şimdi iki bazen üç kitap okuduğum oluyor. mini ipad’im lûlû sayesinde e-book’lara sardırdım, şen maneviyat yolculuğuna eşlik edecek bi şeyler, eskisi kadar olmasa da polisiyeler filan…

öyle işte… daha anlatacak çok şey var. (yalnız çenem düşmüş biraz galiba, bulıtlar aldı başını gitti eheh) ekmek pişirme maceraları (hey gidi neo, eskiden makaron eteklenmedi diye endişelenirdi şimdi ekşi maya kabaracak mı diye :), üsküdar-karaköy vapur hikayeleri, avokado çimlendirme projesi, doğal malzemeli deterjan imalatı, bir kış klasiği olarak tığ işi battaniye filan…

pekiy siz neler yaptınız bunca zaman, hmm?

Advertisements

sakin

bir kitap kampanyası duyurup arazi olduk iyi mi :) buraya yazmazken acayip eğlenceli şeyler yaptım, dokuz kitap, yedi film, üç sezon dizi devirdim, eminönü’nü turladım, bi battaniye ördüm bitirdim, her gün ayrı bi yemek/kek/kurabiye pişirdim demek isterdim ama büyük yalan olur. pek bir şey yapmadım, genelde evden işe, işten ofise bi hayat. kış sonunun herkeste yarattığı yılgınlıktan, bedbinlikten ben de muzdaribim. bugün bir vesileyle eskinin, o ağır, yün yorganlarını hatırladık ofiste, çocukken yatılı misafir gittiğimiz evlerde olurdu. üzerine onu bi atarlar, ağırlığı altında ezilirsin, içinde bi taraftan öbür tarafa dönemezsin, uyur da uyursun, sabah kalkmaya mecalin olmaz. hah işte üzerimde öyle bir yün yorgan varmış gibi hissediyorum gün içinde.

– haftasonu hiç olmazsa bir günü dışarıda geçirmeye çalışıyorum, nişantaşı, osmanbey, kurtuluş civarında uzun uzun yürüdüm bi pazar, geçen hafta da karşıda bostancı sahilinde (bkz yukarıdaki foto) vakit geçirdim. zaten cumartesi toplantı vardı. bu ara seyahat de yok. pöff…

– tea obreht’in “kaplanın karısı” romanını okuyorum, güzel, ama arada çeviri çapaklarına rastlıyorum, “için” yerine “adına” diyip duruyor. kitapta baş karakterin dedesi için  rudyard kipling’in orman çocuğu kitabının özel bir yeri var. romanın ismi de zaten o kitaba bir gönderme. eh, malum rudyard reyiz bizim de isim babamız (kendinden çoğul bahsetme ekolü :) o yüzden de ilgimi çekti kitap, üşenmez isem bitirince yazayım.

– bir süredir twitter blogun önüne geçti fark etmişsinizdir, şimdi bir de pinterest’e bulaştım. sosyal medyaya doyamamak :) kısaca, sevdiğiniz, ilgilendiğiniz her şeyi sergilediğiniz bir tür pano işlevi görüyor. ben şimdilik dört pano oluşturdum, kitaplar, kediler, sevdiğim yerler, yemek ve sanat. bakmak isterseniz: http://pinterest.com/neolitikhanim/pins/

– son yazılardan birinde bahsetmiştim, ekler almaya bakırköy’e gitmiş idim :), değişik semtlerden ekler arayışlarımız sürüyor, tek şartımız beyaz kremalı olmaları. kurtuluş’ta bi yerden denedik, içi güzeldi ama üstündeki glazür (şekerli süsleme) ağırdı. wassiye sağolsun avcılar’dan iki tür getirdi, onun karamelli olanı pek lezizdi. bir de creme brulee arıyoruz ama yapan yer kalmamış pek, divan’da olurdu eskiden, artık yapmıyolarmış. karşıda, caddede bi yerlerde kesin vardır, görürseniz bi haber edin olur mu? :)

– epeydir film izlemez oldum, diziler kesiyor beni, film izlemek gözümde büyüyor. oscar törenlerine de ilgi duyamadım, zaten topu topu iki film izlemişim, eh onlar da ödül aldı, tamamdır yani :) (bir ayrılık ve paris’te gece yarısı) [iyice uyuz bi şey olmuşum ya, bırakın yazıyı okumayı, atalet size de bulaşıcak, koşarak uzaklaşın burdan!]

– yazı kitap kampanyasıyla başladı, onunla bitsin, bizim kitaplar mahmut bey’e ulaştı, teşekkür için mail yazmış, yakında fotoğraf da gönderecekmiş. bu vesileyle ilgi gösteren herkese teşekkürlerimi de sunayım.