blog yazmaya bakışım (genel) – bilog 7. yaşına girerken

fotograf

 

“nooldu, hani geri dönmüştünüz neolitik hanım? düzenli yazacaktınız, seyahatler, kitaplar, filmler, şen maneviyat filan… ülke gündemi sizi de dağıttı diy mi? demek ki neymiş, “ben yaparım, ben ederim” havasına girince ‘pilan yapmayın pilan’ deniyormuş insana.  neyse üzerinize fazla varmayalım ama siz de arayı o kadar açmadan bir disipline oturtun canım şu yazma işini, bakın murakami’nin yazma ve koşma üzerine kitabını okudunuz, adam bazen tek satır yazamasa da her sabah masanın başına geçip belli bir vakit geçiriyormuş, siz de yapın şunu artık, biraz istikrar kuzum, yazmayı rutin haline getirin ki seversiniz rutin, düzenli şeyleri…”

evet, kendi kendime verdiğim bu tarihi ayardan sonra gelelim mevzuya, bloga en son şubat ayı sonunda yazmışım, bugün 2 mayıs! mardin yazısı vaadetmişim ama mardin’in üzerine bir de antakya’ya gittim utanmadan, dönüşte yazı mazı da yok tabiy. birkaç instagram karesi, bir-iki twit tamamdır. artık siz de “yazsana” demez oldunuz haklı olarak, mevsimden mevsime güncellenen blog mu olur? ben olsam ben de bırakırım, ühü :(

kışın başından beri memleket dağılan pazar yerlerine dönünce elim kolum kalkmaz oldu, hepimiz benzer ruh hallerindeydik gerçi, ben de bi türlü iki satır yazı yazamadım. mardin’i anlatacaktım bulıt bulıt, antakya’yı sonra ama kısmet…

bugün neolitik hanım’ın doğumgünü, yedi yıl önce “umarım blog, daha önce yarım bıraktığım şeylere benzemez de sürer” temennisiyle kısacık bir yazı yazarak başlamıştım. şimdi bir bloga başlasam ilk yazı etkili olsun, parlak bi giriş olsun diye uğraşırım gibi geliyor. sonra “neolitik hanım kimdir” diye yazmışım, “aslında bir kişiye yazılır herşey”, “boyacıköylü olma hikayem” vs. derken yazılar su gibi akmış. baktım 2007 mayısında hevesli gibi 18 yazı yazmışım, haziranda 20! şimdi her mevsim bir yazı olmak üzere dört yazıyla yılı kapatıyorum, peh!

Strawberry-Red-Velvet-Cupcakes1

öyle işte, doğumgününde neolitik hanım’ı yalnız bırakmayayım dedim, tatlı yemiyor bu ara ama bir minik cupcake olur, macaron olur alayım, ziyaret edeyim istedim. nice yıllara neolitik, yine yaz e mi?

not: fotoğrafı dün kandil vesilesiyle Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerini ziyaret dönüşünde Üsküdar’da çektim. bilog yazmaya bir süredir fotoğraftaki arkadaş gibi baktığım doğrudur ama öyle olmasın istiyorum. bakalım…

 

Advertisements

belki üstümüzden bir bulıt geçer :)

sabah

 

serpil’in yorumlarında pek güzel buyurduğu gibi ağlamayı bırakayım da yazayım diy mi? limoni hanım’ın mektubu saylanmaz, şöyle neolitik tarzı bulıt bulıt bi şeyler, semt değişikliği, badem’den haberler, sabah koşuları, kitaplar filan…

* efenim, limoni hanım’ın mektubunda söylediği gibi neolitik hanım artık üsküdar’da… gümüşsuyu’nu geride bıraktı, yalnız bir semti değil hayatının bir dönemini de… (kendisinden 3. tekil şahıs bahsetmek de nerden çıktı yahu, sarıgül gibi, “neolitiği çok üzdüler” eheh) neyse sulandırmayayım, umre ile taçlanan şen maneviyat yolculuğu sonrasında yaşadığım yere dair de şiddetli bir değişiklik ihtiyacı hasıl oldu. fatih’e, eminönü’ne (malum çok severim), eyüp’e, üsküdar’a yolum daha sık düştükçe gümüşsuyu’nu yabancı bir şehir gibi algılar oldum. o steril sessizliği, esnafsızlığı, apartmanları filan, ne bileyim gurbet gibi gelmeye başladı. “ha üsküdar’a köşke mi taşındın, bahçeli katın mı var hayrola?” derseniz, değil tabii ama güzel komşulukları olan bir konumdayım şimdi. aziz mahmud hüdai hazretleri çağırınca (bkz. çağrılmadan gidemezsin) umre arkadaşım çiço’yla birlikte taşındık, hem de mihrimah sultan’a komşuluk nasip oldu. (restorasyonu bitsin diye aylarca beklediğimiz camiyi ayrı bir yazıda anlatayım inşallah)

* badem hanım da üsküdar’da pek mutlu. ev bol güneş alıyor, en sevdiği köşe limon ağacının altı, minderlerinin üzerinde kıvrılıp yatıyor. birkaç aydır diyette, yok öyle eskisi gibi bir tabak dolusu tavuk yemek, porsiyonları küçüldü, maması light, başta pek sinirliydi ama giderek alıştı, biraz kilo da verdi. üç zıplayışta çıkamadığı kanepeye tek seferde hopluyor, odadan odaya depar atıyor :) bi de kapıya gelen bir tekir kedi ile tuhaf bir ilişki kurdu. başta önüne katıp merdivenlerden aşağı kadar kovalıyordu, şimdi bazen koklaşıyolar, bazen bizimki tırıs tırıs içeri kaçıyor… tekir de inatçı bi şey, “bu evin kedisi var, bana burdan ekmek çıkmaz” demiyo, dört kat tırmanıp paspasa kıvrılıyor. bakalım olaylar nasıl gelişecek?

* eylülden beri sabahları gün doğmadan kalkıyorum (bu aralar 6.30 gibi), namaz sonrası da tekrar uyumuyor, güne başlıyorum. erken kalkınca zamanın nasıl bereketlendiğini görüyorsunuz, kahvaltıya kadar geçen sürede neler neler yapılıyor, bir şeyler okumak, akşam için bi çorba kaynatmak, bugünlerde üsküdar’dan harem’e kadar koşmak (ehem hepsi aynı günde diyil tabi…) yıllardır geç saatlere kadar uyuduğum günlerime yanıyorum, neyse… ne zamandır hiç hareket etmiyorum, spor napsam diye dertleniyordum, ev üsküdar sahiline çok yakın, e sabah erken de kalkıyorsun, ne duruyorsun koşsana dedim. bir de murakami’nin koşmasaydım yazamazdım kitabını gördüm,”tuğla gibi romanlar yazamıyor olabilirim (henüz :P) ama ben de koşarım ki!” diyip bi heves başladım. önce iyi bir koşu ayakkabısı araştırdım, koşu malzemeleri sektörü bildiğiniz gibi değil dostlar, o kadar çok çeşit var ki! ayağı minimal destekleyip çıplak ayak koşu hissi veren mi istersiniz, yoksa pofidik, adeta bulutlar üstünde koşturan mı? sonunda işin içinden çıkamayıp sırf koşu malzemeleri satan bi yer var beşiktaş’da, oraya gittim, Allah’ını seven üzerime koşu ayakkabısı atsın dedim :) ayak tabanımın şeklini çıkartıp, orta destekli bi ayakkabı önerdiler. görevli, “siz yeni başlıyosunuz, maraton, yarış vs koşacağınız yok, jogging tadında (evet tam olarak böyle dedi) koşacaksınız, bu uyar” dedi. ilk birkaç gün zorlandım, “acı yok neo, acı yok!” diye paraladım kendimi ama şimdi alıştım, hem günün ilk vapurlarını, kız kulesini, kedileri, martıları, bulutları, rüzgarı selamlayarak güne başlamak gibisi yok. dönüşte sıcak simit de cabası :)

* kitaplar dedim ama en iyisi onları ayrı bir yazıda anlatmak. okuma pratiğim değişti biraz, eskiden birkaç kitabı bir arada okumazdım ama şimdi iki bazen üç kitap okuduğum oluyor. mini ipad’im lûlû sayesinde e-book’lara sardırdım, şen maneviyat yolculuğuna eşlik edecek bi şeyler, eskisi kadar olmasa da polisiyeler filan…

öyle işte… daha anlatacak çok şey var. (yalnız çenem düşmüş biraz galiba, bulıtlar aldı başını gitti eheh) ekmek pişirme maceraları (hey gidi neo, eskiden makaron eteklenmedi diye endişelenirdi şimdi ekşi maya kabaracak mı diye :), üsküdar-karaköy vapur hikayeleri, avokado çimlendirme projesi, doğal malzemeli deterjan imalatı, bir kış klasiği olarak tığ işi battaniye filan…

pekiy siz neler yaptınız bunca zaman, hmm?