onun zahmeti bizim içimizdeydi*


malum, bir süredir “blogger’s block” sendromundan muzdaribim. sayfayı örümcekler bağlayacak yakında, iyice karanlık tarafa dönecek buralar… hazır elimdeki kitap bitmişken “işte sana bir yazma fırsatı” deyip geçtim laptop’un başına.

kitap, yazarı, konusu felandan ziyade kapağına bakarak seçildi ki gördüğünüz gibi ilginç bir tasarımı var. o maviler, turuncular, hemen “aa bu neymiş” tepkisi uyandırıyor. sevgili arkadaşım nidogu seçti okudu, sonra da bana verdi. kendisiyle sıkı bir kitap alışverişimiz var, sevdiğimiz kitapları her buluşmada yanımızda getiriyoruz ki değiş-tokuş yapalım.

“sen dünyaya gelmeden”, savaş fonunda yaşanan kırık bir aşk hikayesi. roma’da başlayan hikaye, ellili yaşlarındaki kadının, on altı yaşındaki oğluyla geçmişinde çok önemli bir yeri olan saray-bosna’ya dönüşüyle açılıyor. sonra da sık sık geçmişle bugün arasında mekik dokuyor. evlenmek üzere olan italyan kızın kalbini bosna’da karşılaştığı yine italyan bir fotoğrafçı çalıyor. kız ülkesine geri dönüyor, çok yakında biteceği belli bir evlilik yapıyor, mutsuz. bir süre sonra bosna’da rehberliğini yapan arkadaşı, kız kardeşinin vaftiz töreni için onu bosna’ya davet ediyor, kız hikayenin başladığı yere dönüyor, tabii ki fotoğrafçı da orda ve esas, çoktan başlaması gereken hikaye başlıyor. çok mutlu, çok aşıklar. ülkelerine dönüp birlikte bir bir hayat kuruyorlar ama italya yılları uzun sürmüyor, saray bosna’da savaşın ilk işaretleri ortaya çıkınca, zaten hiç akıllarından çıkaramadıkları o şehre geri dönüyorlar. hikayenin mutlu kısımları kısacık…  genç çiftin çocuk sahibi olma çabalarının sonuç vermeyişi, bu uğurda yaptıkları ikisini de yıpratıyor. bir yandan savaş, bir yandan çocuk özlemleri genç çifti hüzünlü bir maceraya sürüklüyor.

bi kere kitapta geri dönüşlerle anlatımı sevdim, yazarın karakter yaratmadaki ustalığı dikkat çekici… aşk, annelik, savaş, ve acı, çarpıcı, yer yer can yakıcı detaylarla anlatılıyor. tepelerden şehirde yaşayanlara ateş eden keskin nişancıların ruh hallerinin olduğu bölüm özellikle etkileyici. bir de kuşatma altında, susuz, elektriksiz, yiyeceksiz bir şehrin insanlarının inatla hayata tutunma çabaları, taşıdıkları dayanışma ruhu insanı etkiliyor.

mevcut karanlık ruh halime denk düştüğünden belki, kitap hoşuma gitti. bu ara “ay hüzünlü bir şey okumayayım, yok mu şöyle neşeli şeyler” demiyorsanız, tavsiye ederim.

*Sen Dünyaya Gelmeden – Margaret Mazzantini – Doğan Kitap

kitaptan tadımlık:

pietro’ya gidiyorum, panjurları açıyorum. Çarşafı ani bir hareketle başının üstüne çekiyor. Bir mumyanın yanındayım, öylece duruyorum. Bu sene büyük bir değişim geçirdi: hareketlerini henüz tam olarak kontrol edemeyen, topal, koca bir balıkçıl olma uğruna, çocuk kemiklerini terk etti. Altın arar gibi yere sabit bakmaya başlamaya, evden selamsız çıkmaya, buzdolabının önüne dikilip ayakta yemeye başladı. …O da uyuduğunda, yüzü gevşediğinde ergenlik canavarı tarafından birkaç ay içinde silip süpürülen o narin bedeni özlüyor ve uykusunda hala onu arıyor olmalı. Bu yüzden uyanmak istemiyor.

****

Ben de ona bakıyorum, o bize yaklaşırken ben onu bekliyorum. Ne olduğunu… tam olarak ne olduğunu söylemek asla mümkün değil. Çeper, belki ta en başından hapis. Bizim hayatımızdan uzaklarda gezinmiş bir hayat bizimkiyle karşılaşıyor; onun rüzgarını hissettik, kokusunu duyduk. Onun teri, onun zahmeti bizim içimizdeydi. Çaba bizim içindi.

 ***

Bana bir keresinde beni yaşlıyken, hatta tamamen çökmüşken bile seveceğini söylemiştin. Bana bunu söyledin ve ben de inandım. Zamanın bunu sınamamıza izin vermemesi çok önemli değil. Bir yerlerde beraber yaşlandık, hala da bir yerlerde yuvarlanmaya ve gülmeye devam ediyoruz.

 ***

Onun gelişine baktım. Boynunu camdan çıkarmıştı, rüzgara bıraktığı saçları yırtık bayrak gibiydi. İlk sıradaydı, dışarı atlamaya hazırdı. Beni savaştan dönmüş biri gibi arıyordu. …Ona diğer perondan bakıyordum, mermer oturma yerleri olan, kare şeklindeki o kocaman sütunların birinin arkasına saklanmıştım. Küçük bir kız çocuğu gibi boynuna atlamak istiyordum… Peron boşalmıştı ama o hala oradaydı. Giderdim, evet bunu yapardım. Tren mi kokuyordu, yoksa hala kendi gibi mi kokuyordu? Onu gözetlemeye devam ediyordum. Hüzünlü bir oyundu bu, tıpkı sanat filmlerini çağrıştırıyordu; kahramanlar birbirinin yanından geçer ama karşılaşmazlar, çünkü rejisör kabız bir orospu çocuğudur ve daha en başından beri sadece buna, seni dilin damağın kuru halde, Amerikan filmlerine has o öpüşmeli finalden uzak tutmaya odaklanmıştır.

 ***

[İvo] Andriç’i, onu uzak, paranoyak kılan o patolojik yalnızlığını düşündüm. Son röportajları sırasında sorulardan rahatsız olmuş, eserlerinden de bıkmış gibi duruyordu… sanki kendine ilişkin fazla şey ifşa etmiş ve bundan pişman olmuştu. Ve daha önceden hiç anlamadığım bir şeyi anladığımı hisseder gibi oldum. Yaşlanınca insan, aniden kendini verme konusunda cimrileşebilir, dünyaya karşı eli sıkı davranabilir, çünkü hiçbir şey ona gerçek anlamda, tatminkar bir karşılık vermemiştir. 

Advertisements

>Yeni Bay Ripley, Morris mi?

>


Polisiye edebiyat sevenler arasında Becerikli Bay Ripley’i bilmeyen yoktur. Kara romanın kraliçesi Patricia Hishsmith’in 1960’larda yarattığı ve polisiyenin unutulmaz karakterleri arasında ilk beş arasında (hmm bi ara diğer dördü de düşünmeli) rahatlıkla sayabileceğimiz Tom Ripley’den bahsediyorum. Hani şu zenginlerin arasına karışan, soğukkanlı bir şekilde içlerinden birini öldürüp yerine geçen Becerikli Bay Ripley… Ripley’i hatırladık, peki ya Morris kim kuzum? dediğinizi duyar gibiyim (okurla konuşur gibi yazma tribi demode ama olsun :) efenim Morris, yeni yılımızın ilk kitabı Sevgili Mimi’nin insanı sinirlendirecek kadar beceriksiz (ve fakat bir o kadar da şanslı), kompleksli, kendinden nefret eden karakteri. İngiliz yazar Tim Parks’ın 1990’ların başında yazdığı roman Türkçeye epey uzun bir süre sonra, 2008’de çevrilmiş. Polisiye sevdiğimi bilen bir arkadaşım sağolsun, “al bak bu tam senlik” deyince başladım kitaba. Kapağındaki tanıtım yazısını okuyunca aklıma hemen Ripley geldi, Mimi de İtalya’da geçiyor, burda da zenginlerin hayatına öykünen (konuşma dilinde asla kullanmadığımız bir kelimedir bu da) bir karakter var vs. Ama okudukça benzerliğin belli noktalarda sınırlı kaldığını, Bay Ripley ile Morris arasında dağlar kadar fark olduğunu gördüm.
(anti)kahramanımız Morris, Verona’da İngilizce öğretmenliği yapan, kıt kanaat geçinmekten usanmış, sıradan hayatını kökten değiştirecek ucuz planlar peşinde genç bir İngiliz. Babasıyla sorunları var, annesi genç yaşta ölmüş, Cambridge’e kapağı atmış ama beceriksizliği ve şanssızlıklar yüzünden okuldan atılmış, iş başvuruları cevapsız kalınca kendini İtalya’da bulmuş sıradan bir tip. Hayatı zengin İtalyan ailelerin –kendi tabiriyle- kafasız çocuklarına İngilizce özel ders vermek, şehrin bir ucundan bir ucuna derslere koşturmak, pahalı evlerdeki, görkemli mobilyalar arasında kendine acımakla geçiyor. Ders verdiği zengin bir ailenin on yedi yaşındaki kızıyla evlenip iç güveysi olarak yırtmak gibi şahane(!) bir planı var. Zaten olaylar da bu plan üzerinden gelişiyor. Fekat bizim Morris’te, Bay Ripley’deki soğukkanlı, hesapçı hallerden eser yok. Morris plan yapıyor yapmasına ama daha çok spontane kararlarla ilerliyor, taktik felan hak getire, topun gelişine vuruyor. Özel ders verdiği bir evde öğrencisinin odadan çıktığı anda birden bire gözüne kestirdiği ve pahalı sandığı bir bibloyu hoop çantasına atıveriyor mesela! Sonra da paçasını kurtarmak abuk subuk şeyler yapmak zorunda kalıyor. Okudukça acımakla ağzına bi tane vurmak arasında gidip geliyorsunuz :)
Morris’in bir başka özelliği İtalyan kültürüne ve yaşam tarzına duyduğu sonsuz hayranlık… Bu hayranlığı genelde nefret ettiği İngiltere’ye ve İngilizliğe dair karşılaştırmalar yaparak dile getiriyor. İngiltere ile ilgili biraz da babasıyla bitmeyen meseleler yüzünden depresif, karanlık, umutsuz detaylar hatırlıyor hep:
“…ama Acton’daki ev duruyordu. Kapıları kapanmayan, havalandırma olmadığından banyo penceresinin hep açık kalacak şekilde çiviyle sabitlendiği o ev; pazar günleri Büyük Kanal’da kahramanca balık tutmaya gitmeler (Büyük Kanal! Büyük Britanya! Büyük Büyük Britanya!) Park Royal denilen çorak arazinin üzerinden güneş engin bir kanama manzarasıyla doğar, yaklaşan yağmurun habercisi olurdu, babası sesinde zalimane bir memnuniyet ifadesiyle yarım saat sonra şemsiyenin altına sığınacaklarını haber verirdi, soğuk Londra çisentisi üzerlerine yağar, solucanlar margarin kutularının dibinde yüzerken, ailenin tek şemsiyesinin altında otururlardı.
Ya da bir deniz yolculuğu sırasında etrafındaki İtalyanlara ve İngilizlere bakarak şöyle düşünüyor:
“Ah evet, İngilizler zorluklara bayılırdı (Baksana İtalya gibi güzel bir yerde bulundukları için ne kadar utanıyorlardı, nasıl da kamburlarını çıkarıp Dickens karakterleri gibi dermansızca, gözlerini kısıp güneşe bakıyorlar, bütün bunlara paralarının yetmeyeceğine, eve daha erken dönmeleri gerektiğine birbirlerini ikna etmeye çalışıyorlardı – … Çünkü ne zaman biraz eğlenmeye başlasalar, kendilerini suçlu hissederlerdi.) Zorluklara bayılırlardı, başa çıkılmaz ipoteklerine, rüzgarlı Pazar günlerine bayılırlardı, sosyete yaşamını okumaya can atmaları, gece boyunca (“Köpeği şöyle bir yürütüp geliyorum hayatım,” –babası naylon yağmurluğunu düğmeler, şapka giymesin ama, lütfen Tanrım, buncacık çisentide bir de şapka giymesin- Parkinson başlayana kadar dönerim”) iki günde şöhret olmuş televizyon yıldızlarını iştahla seyretmelerinin, magazin dergilerini ellerinden düşürmemelerinin, Prens Charles’la Diana’nın televizyonda herkesin gözleri önünde evlenmeden önce birlikte olup olmadığını öğrenmek için kasvetli hayatlarından bir seneyi seve seve feda edebilecek olmalarının sebebi kendilerinin de bir gün zengin olmayı arzu etmeleri değildi, Tanrı göstermesin, fakirliklerinin tadını çıkarıp daha da fazla fedakarlık yapabilsinler yeter-”
Bir ara polisiye kitaplar alıyor, hiçbirini de gözü tutmuyor:
“…yok Maigret’ymiş, yok Miss Marple, yok Bond. Palavra. Acaba hiçbiri hayatında bir kez olsun gazete okumuş muydu ya da bir işe girmeye çalışmış mıydı?”
Hızlı ilerleyen, okudukça kahramanı gözünüzün önünde ete kemiğe bürünen bir roman Sevgili Mimi, psikoloji ağırlıklı polisiye seviyorsanız tavsiye ederim. Ha, Morris’e fena halde gıcık olacak, Mimi’nin saflığına/aptallığına da içiniz acıyacak söylemedi demeyin.