neo’ya çeşit olsun

efenim bilogda arayı fazla açmadan bir “bulıt bulıt”  iyi gider dedim. buyrunuz:

– “sıcak neyse de nem fena, nem!” diye lafa girip hem kendimi hem sizleri sinir edebilir miyim :) geçen twitter’da gördüm, “kışa kış, yaza yaz demiycen” diye bir atasözü varmış, pek isabetli doğrusu da, insan kendini tutamıyor. sabahları uyanmak mesele değil de yataktan  kalkma enerjisini nem tümüyle alıyo mu noluyosa, bir türlü kendime gelemiyorum. badem’in “uyan hadi tembel! bana taze mama, su ver” dürtmeleri de olmasa hiç kalkamıycam. o da sıcaklardan muzdarip, evin en serin köşesi olarak çalışma masasının altını belledi, ortalıkta gözükmüyorsa kesin oraya devrilmiş uyuyor. ofis kedisi malüs ise daha çok dolap ve masa üstlerinde takılıyor, e o daha genç tabiy, ordan oraya zıplıyo filan.

– iftar için dışarıda buluşuyoruz bazen arkadaşlarla. ramazan menülü yerleri sevmiyorum pek, o içinde bi kuş sütünün eksik olduğu menüler gözümü korkutuyor!  o kadar çok şeyi yiyemiyorum bi kere ziyan, bir de kendi seçimim olmayan şeyler doluyor masaya… bi çorba, kahvaltılık şeyler, bir sebze yemeği ve de tatlı olsa yetecek bana (dünyayı yedin be neo!) ve muhakkak çay. geçen arkaaşlarla böyle fiks ramazan menüsü olmayan, ama iftariyelik servisi yapan bi yere gittik.  son zamanlarda adı sık duyulan bir yer, ünlü bir şefi var, doğal malzemeler vs.  uzatmayayım, servis yavaş ama yimekler lezzetliydi (iftariyeliğin içindeki soğuk çorba shot bardağında gelmese iyiydi o_O). bilhassa mücveri tavsiye ediyorum ve de lavantalı dondurmayı.  ferah, hafif bir lezzet… yeşilçaylı profiterolden sonra lavantalı dondurmayı da denedim, mesudum :) şimdi hedefim avokadolu ramazan pidesi :P

– iftar için soğuk karpuz hayalim baki olmak üzere, soğuk meşrubat (meşrubat mı, peh! iyice yaşlandım, babam kullanır bu kelimeyi.) ne içebilirim diye arayış içindeyim. üşenmesem PA’cığımın tarifini gönderdiği buzlu çaydan yapacağım ama henüz fırsat olmadı. geçen markette armut aromalı malt içeceği keşfettim, artık piyasada bulamadığım feyruz’a benziyodu, beğendim. bi de karpuz aromalı buzlu çay aldım ama onun tadına bakamadım henüz. soğuk meşrubat önerilerine açığım.

– sıcaktı, oruçtu derken okuma faaliyetleri biraz yavaşladı haliyle. elim hep ince kitaplara gidiyor, en son adını ve kapağını beğendiğim “bangır bangır ferdi çalıyor evde”yi okudum. hüzünlüydü, yer yer komikti de, -kara mizahın hastasıyız. kitapta daha çok çocukluğa dair öyküleri beğendim. kahramanı yetişkinler olan öyküler pek olmamış sanki, bir kadının ağzından yazılan kanser öyküsü mesela, o ses bir kadına aitmiş gibi gelmedi bana.

– önümüzün sonbahar oluşu sizi de mutlu ediyor mu? günışığının açısı değişecek, serin rüzgarlar esecek, gökyüzünün mavisi keskinleşecek… hırkalar, çoraplar çıkacak, şallar üşüyen boyunlara sarılacak. ne güzel…

neo
the iflah olmaz iyimser

not: yazıda bahsi geçen, lokanta maya, karaköy’de.

Advertisements

bulutlar, bulutlar…

Image

efenim vaad ettiğim gibi “bulıt bulıt” muş notlarımla karşınızdayım. [baktım son dönemde blog trafigi artmış, blogu yeni açan arkadaşlar belki bilmez, “bulıt bulıt” derken “madde madde” demek istiyorum]

– biliyorsunuz seyahatler iş maksatlı olduğundan şehirleri öyle uzun uzadıya, geniş vakitlerde gezemiyorum. kısa vakitlerde ne yakalarsam, gözüme ne çarparsa onları yazıyorum, şehrin genel havasını yansıtmıyor belki de… benim bulıt’lara kanıp, gittiğiniz yerlerde “vay efendim neolitik şöyle dedi, ama burası hiç öyle diyilmiş” denmesin :)

– muş’a neredeyse iki saat süren bir sürede varıyor uçak, eskiden olsa o iki saat bana iki gün gibi gelirdi, korku ve endişeden ne okuduğumu, ne yediğimi, ne konuştuğumu bilemezdim ama umre seyahatiyle bir şey daha oldu: bende uçuş korkusu ve klostrofobiden eser kalmadı :) cam kenarında idim, yol boyunca bulutları seyrettim, muhteşemdiler! kah üstlerinden geçtik, kah yanıbaşımdaydılar… insanı ağlatacak kadar güzellerdi… inişe geçerken bu sefer bulutların içindeydik, uçak epeyce sarsıldı ama sanki bir tepeden otomobille iniyormuş gibi rahattı içim.

– muş havaalanı küçücük bir yer. wasfiye, havaalanını eski türk filmlerinde ediz hun’la, filiz akın’ın kavuştuğu/vedalaştığı yeşilköy’ün eski haline benzetti, öyleydi gerçekten. pistin kenarında yer yer mor çiçekler vardı, şehre doğru giderken de koyun sürüleri eşlik etti manzaraya.

– şehrin ana caddesinde bir otelde kaldık, cadde hafif eğimliydi, “burası muş’tur / yolu yokuştur” türküsünü hakedecek bir hali de yoktu açıkçası, sonra eski muş’un olduğu kale mahallesine çıkan hayli dik yokuşu tırmanınca anladık manasını…

– bahardan üç gün yaşadık, bir yağmur, bir güneş, bir rüzgar… hava serindi biraz, tepelerdeki karın etkisi belki? dallarda hala leylaklar, akasyalar vardı. lalelerin zamanı geçmiş, zaten pek ümidim de yoktu, nisan sonu-mayıs başı olurmuş, artık bir dahaki sefere…

– ilk gün eski şehrin olduğu sokaklardan birkaç kare fotoğraf çekebildim, renk renk tohum satan dükkanlar, eski tip emaye tabak-çanakları görüp sevindiğim züccaciyeler, çocukluğumdakileri andıran bakkallar… son gün de şehrin bittiği noktada başlayan tepelerdeki kar, baharın canlı yeşilliği içindeki ağaçlar ve coşkun akan murat nehri üzerindeki köprüyü çektim. flickr’a ayrıca koyacağım ama şimdilik şu linkten birkaç fotoğraf görülebilir:

https://twitter.com/#!/neolitikhanim/media/slideshow?url=http%3A%2F%2Finstagr.am%2Fp%2FLNLlonxyG9%2F

– “ee neo, yeter bu pastoral havalar, ne yedin ne içtin, onu anlat biraz” dediğinizi duyar gibiyim :) efenim, pek güzel yedik içtik. bizi misafir eden arkadaşlar sağolsunlar, şehrin en iyi kebapçısına götürdüler. yolunuz düşerse size de tavsiye ederim, eywan’a gidiniz, hafif füme tadıyla damak şenliği cağ kebabı yiyiniz, közde pişmiş,  tatlı-ekşi bir sosa bulanmış arpacık soğanlarıyla bizim yaptığımız gibi aşk yaşayınız :) o ne lezzettir yahu, burdan vedat milor’a sesleniyorum, “kuzuları daha minikken yiyemiyorum” diye sızlanacağına muş’a gidip o minik soğanların hakkını versin. sırf kebap da değil, o peyniri bol, şekeri az nefis künefeyi yahut içine limon kabuğu rendelenmiş irmik helvasını da unutmayın (çay ve irmik helvası ikram bu arada, gözünü sevdiğim gönlübol anadolu esnafı).

– toplantımızı yaptık, yedik içtik, biraz da gezdik ve istanbul’a dönmek üzere havaalanına geldik. uçağa körükle değil de merdivenle çıkınca, tam uçağa girmeden geri dönüp bir “first lady” edasıyla şehri selamlamak gelir hep benim içimden. nitekim yine öyle yaptım :)

Image