Nasıl geçireceğini bilmediğin kış için hazırlık yapma!

American-Indian-Painting

Eski Kızılderililer “nasıl geçireceğini bilmediğin kış için hazırlık yapma” derlermiş. Yazın “Nasılsa bir haftalık seyahat” diye sırt çantasıyla çıktığın evine bir daha dönemeyebilirsin. Hiç öyle “kışın kar yağarken yeriz, hmm nefis” hayalleriyle kavanoz kavanoz vişne reçeli kaynatayım diye uğraşma… Birileri kendilerini kurtarmak için B sınıfı filmleri aratmayacak bir senaryoyu uygulamaya koyar, evini, reçellerini ve her şeyini geride bırakırsın.

visne

Uydurdum, eski Kızılderililerin öyle bir sözü yok ama Neolitik Hanım’ın son bir yıldır yaşadıklarından haberdar olsalardı, muhtemelen buna benzer bir şey söylerlerdi. Uzun bir aradan sonra blogda ilk yazıyla Neo’yu dönmeye ikna etmeye çalıştık, biraz etkili oldu sanki ama olup bitenleri hala kendi sesiyle anlatmaya yanaşmıyor. Neyse…

Neo beş yıl önce Üsküdar’a taşındığında sokağının adının Yeni Dünya olduğunu fark edince “içinden geçtiğim zamanlara ne kadar da uygun” diye düşünmüştü, artık yeni bir dünya vardı önünde, yeni keşifler yapıyordu, dünyanın kalbi Mekke’den başlayarak bir yolculuğa çıkmış, nicedir ihmal ettiği kendi kalbine varmaya çalışıyordu. “şehri geziyorum, hiç görmediğim, daha önce bakmadığım yerlerini görüyorum. şehir kendini açıyor sanki… perdeleri kalkıyor camilerin, türbelerin, çeşmelerin; eski evlerle dolu sokaklar, tenha merdivenler, nasılsa yeşil kalmış arsalar, çeşit çeşit ağaçlar, çiçekler çıkıyor karşıma…” yazmış ve tabii yine nasıl da yazamadığından bahsetmişti (buraya göz deviren emoji gelecek). “baktığım, gördüğüm şeyleri, onların bendeki yansımalarını yazabilir hale gelirsem, oturur yazarım inşallah.” diyordu, valla o ruh haline geldi mi, emin değiliz, kendisi tenbellikte birinci olduğundan o ruh haline geldiyse bile bir türlü harekete geçemediğinden o hâl geçip gitmiş de olabilir.

Neolitik, o günlerde “yaşadığım zamanlara nasıl da uygun bir sokak” diye benimsediği Yeni Dünya’nın aslında bir duaya da tekabül ettiğini henüz bilmiyordu tabii…

Dört yıl, o bir deniz feneri gibi merdivenlerin en ucundaki evde “zamanların en iyisini ve zamanların en kötüsünü yaşadı.” Sepetinin içinde düdük kedisi Badem, kitaplığı ve Japon şemsiyesi çiçeğiyle geldiği evden, sabaha karşı sırt çantası ve bir hafta sonra geri döneceği yanılgısıyla çıktı; şimdilerde Doğu Kıyısında bir yerlerde, denize değil ama bahçeye bakan bir evde… Üsküdar kışı için hazırladığı reçeller geride kaldı ama Yeni Dünya’da onun için çok başka reçeller, hikâyeler hazırlandığını ve bunun böyle olacağının çok önceden verilmiş işaretlerini de ancak şimdi görmeye başladı.

Eski Kızılderililerin eminim bu durum için de hikmetli bir sözleri vardır ama Neo biraz yorgun, şimdilik burada bırakalım diyor…

Gelecek bölüm: Temmuz 2016 Playlist’i, vişne reçelinin kendini gerçekleştiren kehaneti, gingko biloba (mabed ağacıyla) tanışma/hatırlama…

Not: Vişne reçeli fotoğrafı, çok beğendiğimiz evcini bloğundan.

Advertisements

Neolitik Hanım’ı nasıl bilirdiniz?

IMG_1860

Ölen kedisi için yazdığı yazıların arkasından bu soruyu sormak, bloğu New York Times’ın obituary sayfalarına çevirecek muhtemelen ama kendisini yazıya geri döndürmek için bu soru sorulmak zorunda… Neolitik Hanım’ı nasıl bilirdiniz? Nasıl yazardı merhum? (Bu kadar uzun süre yazmayan yazarların, edebi olarak ölü kategorisine girdiğini biliyor muydunuz?) Neleri severdi? Emily Dickinson gibi yıllarca evden çıkmadan, irili ufaklı sayfalara, kâğıt parçalarına mı karalardı bir şeyler? Yoksa Jane Austen gibi minicik bir fiskos masasında (o masa o zamanlar öyle tanımlanmıyordu tabiy ama olsun) tüylü bir kalem ve mürekkeple mi? Belki de işe giderken rastladığı şeyleri Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’i gibi bilinç akışıyla anlatıyor, anlatıyordu. Hatırlayan var mı? Çok sevdiği bir blog yazarı “iyilik, tatlılık, neşe” diye tanımlamış, “yaşam coşkusu veriyor” demişti Neolitik Hanım’ın yazıları için. Sahi öyle miydi?

Ingeborg Bachmann’in Malina kitabının kahramanı “Üzgünüm, bir süredir sizin sandığınız kişi olarak var olamıyorum” diyordu, ya da buna benzer bir cümleydi, kitaplığıyla arasına bir okyanus girdiğinden bulup yazamıyor. Kitaplığına ne mi oldu? Amerikan dizilerinde hep dedikleri gibi, bilmek istemezsiniz…

IMG_1861

Kendini epeydir ölü ya da öyle demeyelim de Mevlevi kabristanında dinlenen hamuşan (susmuşlar) arasında sayan Neolitik Hanım’a ne söyleyelim de yazıya geri dönsün? Bu arada ölüler için susmuşlar denmesindeki manidarlık da gözden kaçmasın, demek ki anlatacak bir şeyiniz kalmamış ya da şahit olduklarınızı anlatacak cesaretiniz yoksa yallah kabristana!

Aslında anlatacak çok şeyi varmış öyle diyor ama sesini kaybetmiş. Neşesini de… Peki, yazabilmek için neşe gerekir mi? Buyurun sohpete! Blogdaki son birkaç yazıya bakınca meselesinin hep, yazmak, eskisi gibi kolayca ve düzenle yazabilmek olduğunu görmüş, sürekli writer’s block arkasına saklanıp mızıldanan beceriksiz biri olduğunu düşünüyormuş. E bunca zamandır yazamadığına göre pek de haksız sayılmaz.

Ben de kendisine yakın arkadaşları Çiço ve Sis’in hep dediği gibi mızıldanmayı kesip, klavyenin başına geçmesini, iki satır da olsa bir şeyler yazmasını söyledim. Yazamıyorsa boş boş önündeki sayfaya baksın, neşesi bilir ;p

Bir diğer önerim ve temennim, bunun blogdaki “Yazamıyorum, yazamıyorum” temalı/hezeyanlı son yazı olması. Bir yerden başla artık Neo, sürünerek bile olsa zombiler de yazabilir, c’mon!