Feeds:
Posts
Comments

  

Düdük Badem gideli bir yıl oldu ve sanırım herşey onun gidişiyle başladı. Geçen sonbahar Badem’i tombul kozalaklı bir fıstık ağacının altına sırlayıp New York’a gittik. Seyahat, kitapçılar, müzeler Badem’in acısını dondurdu, ondan bahsedince gözler doluyordu evet ama idare ediyordum. İki hafta sonra eve dönüp de odalarda onu göremeyince, kayıp duygusu, yerinden kıpırdatması imkansız, hantal bir eşya gibi evin ortasına yerleşti. Banyodaki kum kabının, mutfaktaki mama tabaklarının, kitaplığın altındaki o çok sevdiği kırmızı minderin boşluğu kalbimizi sıkıştırdı. Namazın sonuna doğru gelip yerleştiği seccadenin köşesinde, iri gövdesinin hayali çizgileri hâlâ duruyordu. Mutfakta kahvaltı hazırlarken arkamda bekliyor gibi geliyordu, ya da sanki şimdi odadan odaya geçmiş gibi bir his… Kalan mamasını ofise Zeytin’e götürdüm, birazını da bizim kapının önünde takılan ve huysuzluğuyla Badem’e benzeyen Cimcime’ye verdim. Bir zaman sonra Cimcime ortadan kayboldu, iki-üç gün görünmediği oluyordu ama bu seferki uzun sürdü, haftalar geçti. Belki de yeni bir ev buldu diye teselli ettik kendimizi. 

Kışın en soğuk günlerinde mutfak camına kuşlar için ekmek, yem koymaya başladık. Her sabah aynı saatte, paçalı, benekli cins güvercinler geliyordu, bir tanesi kabadayı gibi davranıyor, diğerleri yemlerden yemesin diye onları dövüyordu. Adını Zorba koyduk ve yem yiyebilsinler diye diğerlerini kollamaya çalıştık. Zorba yüzünden mi bilmem, bir süre sonra güvercinler de ortadan kayboldu. 

Bahara doğru bir martı ailesi yan evin çatısında bacaların arasına kuluçkaya yattı. Anne ve baba martı, kar, fırtına, yağmur demeden o yumurtaları nöbetleşe sıcak tutmayı başardı ve sonunda üç tane tipsiz mi tipsiz martı yavrumuz oldu. Karınları hep açtı, anne ve baba martı, üç düdüğe yemek taşımaktan yorulmadılar. Bazen biz de pencereden bir şeyler verdik ama bu diğer martıları çatıya çekince, anne-baba çok tedirgin oldu, yabancı martıları çığlıklarla kovaladılar. Yavruların güvenliği daha mühim deyip bir daha çatıya bir şey atmadık. Yavrulara, Pearl, Rufus ve Henry adını verdik. Sabahları ve işten gelir gelmez nasıl olduklarına bakıyorduk, yavaş yavaş büyüyüp palazlandılar, o zayıf tüyleri dökülüp yenileri çıktı, bacakları uzadı. Sonra bir pazar sabahı yine uyanır uyanmaz çatıya baktık ama yavruları göremedik, bazen iyice pencerenin altına geliyorlardı, belki oradadırlar dedik, evet ordaydılar ama kargalar üçünü de öldürmüştü. Orada öylece yatıyorlardı. Dehşete kapıldık, anne-baba etrafta görünmüyordu, muhtemelen her sabah yaptıkları gibi yemek getirmeye gitmişlerdi. Bir süre sonra anne martı döndü, çatının üzerinde telaşlı daireler çizmeye başladı, acı acı bağırıyordu, bizim çatıya kondu, bize baktı, yavrularım nerede diye sorar gibiydi, sesindeki ton, o bilindik martı çığlığından farklıydı. Epey bir seslendikten sonra uçup gitti. Kötü bir gündü, sonrasında da günlerce yan evin çatısının olduğu tarafa bakamadık.

Kışı üzgün, baharı kırgın geçirdik. Bir akşamüstü arka sokaktaki yıkık, eski konakta yangın çıktı, itfaiye müdahale ederken zaten zor ayakta duran yan duvarlardan biri çöktü. İtfaiyeci, yangının kasten çıkarıldığını, muhtemelen etraftaki apartmanlardan atılan yanıcı bir şeyin sebep olduğunu söyledi. Birileri konağı yakmayı daha önce de denemişti. 

Başka bir gün, sokağın başındaki ağaçlık alanda dozerler gördük, içinde tarihi kalıntıların olduğu, Üsküdar’ın nadir ağaçlık ve boş alanlarından biriydi orası, ceviz ağaçları ve incirlerle dolu… Mahallenin kedilerinin toplandığı, kağıt toplayan çocukların soluklandığı, her nasılsa bugüne kalabilmiş tatlı bir boşluk. Köşesine çirkin bir tabela çaktılar, “King Hill (Sultantepe demeye çalışıyor) projesi yakında başlıyor” diye… 

Zaten o güzelim Üsküdar vapurlarını dev saklama kaplarına benzeyen ucubelerle değiştirmişler, Kabataş motorlarını martı şeklindeki iskele projesi yüzünden kaldırmışlardı. Sonra Temmuz’un ortası geldi ve Üsküdar’la, şehirle bağlarımızı, bir ağacın gövdesine inen son balta vuruşu gibi kesti attı. 

28 Ekim, Badem’le geçirdiğimiz son gündü. Bir sene sonra dönüp baktığımda anlıyorum ki Badem’in gidişiyle yüzümüz yeni ve başka bir yolculuğa çevrilmiş, mekânla, şehirle olan güçlü bağlarımız birer birer koptukça, gitme vakti yaklaşmış.

Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerini son ziyaretimizde kalbimizi yoklayan “bu bir veda ziyareti mi?” sezgisi boşuna değilmiş…