Sevgili Düdük Badem…

11112009729

Sen bizi bırakıp gideli iki yıl oldu. Artık aynı şehirde bile değiliz, sen Üsküdar’da nasılsa ayakta kalabilmiş o güzelim son fıstık ağaçlarından birinin altında, biz çok uzaklarda sedirlerin, meşelerin arasında… Aslında unuttuğumuz filan yok tabii ama bize veda ettiğin Ekim ayının sonu yaklaştıkça daha çok hatırlar olduk seni. Bahçeye bakıp “Badem olsa ne severdi burayı” diyoruz hep, “sincaplara, çeşit çeşit kuşlara gıcık olurdu ama tembellikten kovalayamaz, oturduğu yerden söylenirdi…” 

IMG_1810

Severdin diy mi Bademciğim? Sana bazen böyle seslenirdim, “Bademciğim, günün nasıl geçti? Güzelce yuvarlandın mı biz yokken? Bazen de “Badem!!! Japon şemsiyesini rahat bırak, dayağı yersin!” diye gürlerdim. Olumlu komutları umursamazdın ama hayır’ı dikkate alırdın (genelde). “Hayır, koltuğa şimdi çıkma yeni süpürdüm, git sepetinde yat!” deyince koltuğa dayadığın patilerini indirip, söylene söylene giderdin.

Ne güzel, sen hep konuşurdun, “bana da köfte ver, kahvaltım nerede, taze su koyun, kumumu temizleyin, neden geç kaldınız bu akşam?” Buralarda hiç senin kadar konuşan kedi görmedim, ev kedileri de, sokaklarda tek tük rastladıklarımız da pek sessizler…  

Geçen bir arkadaşımla senden bahsediyorduk, “rahatı yerindedir, orada da melekleri cırmalıyordur” diyip güldürdü beni… Yapma öyle şeyler tamam mı, meleklerle, diğer kedilerle iyi geçin…

Şimdilerde yeniden bloğa yazmaya başladım, Üsküdar’daki evi hatırlıyorum filan ya, nedense zihnimde daha taze olan sensiz hali değil de seninle geçirdiğimiz zamanlar aklımda hep… Oysa senden sonra altı ay daha yaşadık orada, sensiz çok hüzünlü bir kış geçirdik, önceki kışlarda sen iyice yayıldığın için Çiço’yla bir ucuna sığışmaya çalıştığımız kanepe sıcaklığını kaybetti. O gerinerek yatmaya bayıldığın, odadan odaya peşinde koştuğun kış güneşi camlardan eve doluyordu ama sen yoktun.

FullSizeRender (1)

Bazen paralel bir evrende senin hâlâ o evde olduğunu, kırmızı sepetinin içine kıvrılmış, Neo ve Çiço’yu beklerken tatlı uykulara daldığını, namaz sonrası o çok sevdiğin seccadeler üzerine yayıldığını, biz evde yokken Japon şemsiyesinden bir dal indirebilmek için o koca göbeğinle zıpladığını hayal ediyorum. Vapurların o eski büyük vapurlar olduğu, Üsküdar’ın camilerinin anlamını yitirmediği, dostların da birtakım yalanlara kanmayı seçip bizden vazgeçmediği, bunca zulme sessiz kalmadığı bir başka âlem…  

Neyse Bademciğim, ne diyordum? Seni özlüyoruz, Üsküdar’ın da seninle olduğumuz zamanlarını… Kimisi aylardır ağaç görmemiş, ayağını toprağa basmamış, sevdiklerinden zorla ayrılmış dostlarımızı, kardeşlerimizi özlüyoruz bir de…  Onlara olan özlemimizi mektuplara, renkli, neşeli, kedili, kuşlu kartpostallara döküyoruz, hapistekilere mektup yazmanın inceliklerini, neler yazılır, neler yazılmaz onları öğreniyoruz.

Biliyor musun, bu Ekim ayında seni yazıp yazmamak konusunda kararsız kaldım. İçimiz dışımız bu kadar karışıkken, bir iyi, bir kötü haberlerle alt üst olurken, Düdük Badem’e ikinci sene-i devriye yazısı olur mu dedim? Oluyormuş. Anlamışsındır, bu mektup sadece sana yazılmadı, “İçeriye girerken bahar yeni başlıyordu, şimdi sonbahar. Ağaçların yaprakları yeşillendi, sarardı; ben göremedim!..” diyen canım arkadaşım da okur dedim, şimdi değilse de pek yakında…

Advertisements

İyileşme bahçesi

IMG_0028

Sincapların her zaman acelesi var, kabarık fırça kuyrukları, neredeyse bir ağırlığı yokmuş gibi incecik vücutlarıyla bahçede bir aşağı, bir yukarı koşturup duruyorlar. Kuş yemi koyduğumuz ahşap yemliğin ilk ziyaretçileri de hep onlar, kutunun içine bir güzel yerleşip önce çekirdekleri yemeye başlıyorlar. Çocukluğumuzun mahalle aralarında bütün gün pencereden sokağa bakan biraz yalnız, biraz geveze teyzeleri andırıyor halleri, yemliği doldurur doldurmaz gelen sincabi görünce “Şadıman Abla geldi yerleşti yine” diye gülüyoruz sabahları…

IMG_0092

Evet, artık bir bahçemiz var, dört yıl Üsküdar’ın tepesindeki köhne bir kuleden İstanbul’un o meşhur siluetini seyrettikten sonra yeryüzüne indik. Yeşerip güçlensinler, gürleşsinler diye gözünün içine baktığımız cılız çimenler, dallarında sincaplar koşturdukça minik yapraklarını kahvaltı soframıza konfeti gibi yağdıran üç sedir, en sıcak yaz günleri bile gölgesinde serinlediğimiz heybetli bir meşeyle yaşıyoruz. Küçük ama canlı bir bahçe, sardunyalar, çizgili petunyalar, tohumdan filizlendirip yetiştirdiğimiz için hafifçe gururlandığımız Latin çiçekleri (frenk teresi de deniyor), burada bulunca sevindiğimiz vapur dumanı, maceralarını instagramda yazdığım sabah sefaları (morning glory daha şiirsel geliyor kulağa, biz de öyle diyoruz), mis kokulu biberiye ve şimdilerde de kasımpatılar resmi geçit halindeler. Havaların biraz ısınmaya başladığı bahar günlerinden beri neredeyse bütün zamankimizi bahçede geçirdik. Buraların meşhur sivrisinekleri (çizgili oldukları için tiger deniyor) ile epey yakınlaştım, evin altına yuva kurmuş eşek arıları iki kere hatırımı sordu :) ama olsun, bahçe çok iyi geldi. Sessizliğiyle, her gün değişen, yenilenen halleriyle sarıp sarmaladı, iyileşmeme yardım etti.

Geçtiğimiz haftalarda bir otelin penceresinden hiç tanımadığı insanların üzerine ateş açan, 59 kişiyi öldürüp yüzlercesini yaralayan adamı duymuşsunuzdur. Dünyanın ne de kötü bir yer (dünya’nın Arapça aşağı anlamına gelen deni’den gelmesi boşuna değil) olduğunu bir kez daha hatırlatan bu dehşet eyleminden çok, haberlerde gördüğüm bir şeyi düşündüm sonraki günlerde. Konser kalabalığının üzerine açılan ateşle insanların hayatını kaybettiği, yaralandığı şehirde bir-iki gün içinde bir healing garden (iyileşme bahçesi) kuruldu, ağaçlar, çiçekler, mumlar, oyuncaklar, sevdiklerini orada kaybedenlerin hislerini yazdıkları küçük notlar, öldürülenleri hiç tanımasalar da Las Vegaslıların duygularını ifade etmek için yazıp bıraktığı kartlar vardı fotoğraflarda.

Haberin detaylarını okuyunca bu sefer de aslında dünyanın nasıl iyi bir yer olduğunu hatırlar gibi oldum. Olayın ertesi günü bahçe düzenleme isleri yapan biri belediyeyi arayıp “Bir bahçe mimari olarak şehrin yastan çıkmasına nasıl yardımcı olabilirim diye sordum ve aklıma bahçeden başka bir şey gelmedi. Bahçe hayat kaynağıdır, insanlara huzur verir” deyince belediye hemen kendisine bir alan göstermiş. Mimar, bahçenin planını bir kâğıt peçete üzerine çizmiş, duyurular yapılmış ve bağışlar gelmeye başlamış. Bir fidanlık, kaybedilen 59 can için 59 tupelo ağacı bağışlamış, bir başka fidanlık daha küçük ağaçlar ve çalı cinsi bitkiler, Las Vegas’ın ünlü otellerindeki sihirbazlar bahçenin ortasına büyük bir meşe… İyileşme bahçesi için binden fazla kişi maddi olarak ya da bizzat çalışarak destek vermiş. İnsanlar notlar bıraksın diye ağaçların arasından geçilerek varılan bir ahşap pano hazırlanmış. “Bahçe kurma fikriyle amacımız sadece bahçeyi tamamlamak değil yapım süreciydi” demiş peyzaj mimarı, acı içindeki insanları bir araya getirmek, birlikte çalışmak ve yıkım yerine neşe ve güzellik ortaya koymak… Nevada Üniversitesinden öğrenciler gelip çalışmış, California’dan biri vinciyle gelip bir ağaç dikip yine vinciyle geri dönmüş, gün doğumundan sonra gelen iki Budist rahip bahçede dua etmiş, yaralılar için kan bağışında bulunduktan sonra tek tek her ağaca dokunmuşlar.

Hayatımda hep bitkiler, hayvanlar vardı, salonda Japon şemsiyeleri, baharda sümbüller, yazın sardunyalar, fesleğenler ve kediler vs. ama tabiatın, bahçenin, ağaçların, hayvanların iyileştirici etkisinin ne kadar güçlü olduğunu anlamam için bir fırtına atlatmam gerekiyormuş. Kız Kulesinden çıkıp bir tufanla okyanusu aşmak, yorgun ve kırgın, bir bahçenin kıyısına vurmak, sonra her yeni açan çiçekle, her zıpır sincapla, güzellikleri ve neşeyi yeniden hatırlamak…

Aslında dünyanın tamamının bir iyileşme bahçesine dönmesi gereken bir dönemden geçiyoruz, insanlar bahçelerde oturup iyilik düşünmesinler diye uğraşan, ruhlarını karanlığa teslim etmişlerin hüküm sürdüğü bir zaman dilimi… haksız yere kapatıldıkları yerde, değil bahçeye bir çiçek yaprağına, bir gökyüzü parçasına hasret onca insanın yaşadıklarını tahayyül etmeye çalıştığımız zor zamanlar…

Belki onlar oralarda bizim gördüklerimizin ötesinde zengin bahçe hayalleri içinde ümitlerini diri tutabiliyorlardır, belki hepsi pek yakında özgürlüklerine, sevdiklerine kavuşacaklardır.

Kendi küçük iyileşme bahçeme bakarak tüm kalbimle bunun böyle olmasını diliyorum.